“Karışınca gövdem yurdun topraklarına
Ruhum uçar ırkımın bayraklarına,
Varlığının sevgisini onlara taşır;
Kendisi de ay-yıldıza belki karışır!”
Hüseyin Nihal Atsız
Toplumsal tepkisi ‘karşıt
görüş’ parselasyonuna kurban edilmiş Türkiye’de bozkurt işareti yapan o elden tutacak çok da kişi bulunamadı. Yine! Çünkü şimdi de Rabia yapmanın makbul olduğu zamanlardı. Fedai sermayesini
kampüste çarpıştıran karşıt görüşlü iki grup değil zorba ve işgalci tutumuyla
üniversitede yuvalanan terör uzantılı bir grup ile legal bir gençlik hareketinin
mensubu tertemiz bir genç vardı karşı karşıya. Bunu dile getiren acılı babanın
sözlerine yanlı müdahale etme terbiyesizliğini yapan yılların habercisi
şişkinliğindekilerin vebaliyle başlanabilirdi bu meseleye. Konu Çakıroğlu. Gülümseyişinde meseleye hakimiyetinin ince göndermesi...
Yetkilileri uyarmayı
‘vicdani görev’ edinen megafon konuşması
paylaşıldı ve bu görevi on kişi de kalsak yürüteceğiz ahtını veriyordu. Bölüm
birincisiydi. Üstelik terör yapılanmasının, üniversite yönetimi kayıtsızlığı ve
hatta şımartışını arkasına alarak sınava girişleri engellemesinin kurbanı
olmasına rağmen en başarılı öğrenciydi. Çalışkanlığı ve ağırbaşlılığıyla
hocalarının takdirini kazanan bu gencin formasyon dersini sabote eden bir
öğrenciyi(!) uyarması ne zamandır süren gerilimin kanla sonuçlanacak kıvılcımı
oldu. Alnında günler önce birkaç Pkklı tarafından darp edilişinin izi!
Görevini yapmayan
kolluk kuvvetlerini iyi biliyordu. 1,5 ay önce de polislik sınavını kazanmıştı.
Kolundaki dövme engel olunca ‘kafası çalışan adam’ realitesiyle hoca olmaya
karar verdi. Akademik kariyer için Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ndeki
abileri-ablalarının yanına gitti şehit edilmeden tam bir gün önce. Kafasına
koymuştu ortaöğretim ve alt dönem üniversiteli kardeşlerine ders veren, alanı
değilse bile konunun bilenini bulup yardım isteyen, kardeşlerinin biricik
ağabeyi olan bu babacan genç hoca olacaktı. Aklında annesini kira derdinden
kurtarma sözü!
Bir evin tek
çocuğu. Büyüse de anne babasının ‘daha çocuk’ dediği. Doğmamış çocuğuna öğütler
yazan, kız arkadaşını evine bıraktığında kardeşine ‘Buraya kadar bana emanetti,
şimdi sana emanet’ diyen bu genç, öğretmen adayı biri tarafından profesyonelce katlediliyordu!
Kadına bakışın günbegün artçı depremler yaşadığı dönemde böylesi erdemli,
böylesi efendi bir gencin aksi kalıyordu keşke’li cümlelere.
Ekmek parasının
eşyalaştırılmış tezahürü Fırat’ı polis aracına aldırmadı. Üniformalar vicdan denen
mefhuma göre baya küçük kalıplı yapılmıştı. Dilekçe verip hakkını aradığında
oralı olmayan o pespaye düzenin maaşlı korkuluğuydu bunlar. Aort damarı kesikti
Fırat’ın. Kanı ılık ılık akarken bu ülke hamiyet sahibi bir yiğidini
kaybediyordu. Ölüm bir ırmaktı, girecek yeri çok, çıkacak yeri yoktu. Fırat o
ırmağa atlamış fısıldayarak uzaklaşıyordu: son sözleri o hep istediği şehadet!
Devlet malına zarar
verilen yerde, Türk’ün şanlı bayrağı yakılan yerde, kampüse gerilen brandada
ismiyle, resmiyle canı hedef gösterilen yerde, eğitim hakkına teröristlerce peşkeş
çekilen yerde ‘adam aldırma da geç git’ diyemeyişinin şerefini bırakıyordu ülküdaşlarına. Öyle ya, Allah'a yemin ederek başlamıştı, şehit ve gazileri de şahit tutmuştu. Bir ölüp bin dirilmek gerekti.
O değil miydi kampüste yan yana gelmeyip, kız arkadaşı rahatça okusun diye tanımamazlıktan gelen? İşte bir genç kızın; sevdiği Beyza’sının hayalleri taşlanıyordu az ötede. Ülkü şehitlerinin
defterinde bir sayfa daha kan revan çevriliyor, Bornova Ülkü Ocakları duvarı
defalarca baktığı o simayı şimdi sırtında taşıyordu. Musalla taşının ayakları tutmuyordu neredeyse, anneden utanıyordu en çok. Gözyaşına alışıktı ama sanki bu kadının gözünden kan akıyordu. Öfke kusan kalabalık
bilmem kaçıncı intikam yeminini ediyordu cenaze evinin sessizliğine rağmen.
Kopuyordu hatır-gönül, bir sadakat tahtı sallanıyordu. Şubat soğuktu hava puslu;
bozkurtlar dört bir yandan son görevine koşuyordu. Fırat uçmağa uğurlanmıştı, Önkuzu
ağabeyinin dizinin dibine oturmuş Cengiz ağabeyine selam veriyordu.
Meselenin seyri sorumluların
göz yumduğuyla, sebep olanların yanına kar kaldığıyla, peşine düşenlerin de sağduyu
patinajıyla son bulacağa benziyordu. 'Bin yıllık kardeşlik' iddiası taşıyan ülkücü davaya mensup olduğu
için sözde kardeş saydıkları tarafından hedef gösterilen ülkücü gençlerin hemen
her kampüste yaşadığı zor şartların meselesiydi bu. Kampüslerde ‘Türk olmak’
suçunun mahkemesi kurulup çarmıha gerilen son yiğit olmanın değil sahipsiz
kalan Türk devlet iradesinin meselesiydi bu. Çözüm dedikleri bir çözümsüzlüğün
meselesiydi bu.
Hatırlardan silmeme, unutmama, unutturmama sözü verdiğimiz
Fırat kardeşimizin ruhu şad olsun!