4 Ağustos 2018 Cumartesi

Babama


Bilhassa kokunu
Kokunla koksun diye içim, saklamak
Alıp verip seni solumak
Güldüğün her anı dondurmak
Yaş aldırmamak sana
Kanadında yaşamak en hür ve en zengin
Çocuğun olma şerefine istinaden
Çocuklaşmak ela gözlerinle
Ve durulmak sesin her değdiğinde
Ellerini tapınak diye saydırmak
Şefkat arsızı kollarından beri.
Sonsuzlamak küsmeyen huyunu
Dağlara dağ diye bildirmek seni
Gücüm yetsin isterim ve daha çoğuna
Hakkıyla sevmek için en sevgilimi

28 Haziran 2018 Perşembe

Helallik


Ellerini doğrayan kadınlardan beri
Her aşk Züleyha’dan helallik alır…


Uluorta, avaz avaz olur mu ki Tanrım?
Gizsiz, her ışıkta, her gölgede?
İçine asırlar yığabilirim, dolmaz
Geçmiş ve geçecek olan asırlar
Gamze diyemedim geçemedim,
Bir ucundan bir ucuna akın edebilirim.

Görmedimse billahi müjdemiz doğmamıştı
Bu perde değil mi gözlerimde ardın sıra yırtılan?
Şu uçsuz bucaksız çölde kölen diye
Hıçkırığıyla dolaşan kim?
Doldum taşamadım
Tahtım züğürt, adım başı tenhayım
Putlarıma nacak indiren Rabbinden
Saçlarıma aklar indi; henüz mucizemiz doğmamıştı.

Göğsümün sözü bela vaktinden
Ki; bildim ez cümleler adındır.
Renklerinle alınla morunla
Sen rüyalarını çizerken kadınların
Gizsiz, her ışıkta seni aradım.
Ben Züleyha
Gelecek her asrın bağrına sokuldum
Sadece adınla anıldım.

...

Annelerinin soylu keklikleri
Nil'e ay olsa etten ve kandan
Değil mi ki kan tutmadı ellerini
Zindandadır...

15 Mayıs 2018 Salı

Bir Günlük Askerlik


   Tsk’nın engelli kardeşlerimiz için bir günlük askerlik uygulaması her sene mayıs ayında yapılıyor. Sosyal hayatta engellerine kolaylık sağlamak için yürütülen çalışmalar var. Hayatlarında bu engeli en az düzeyde hissetmeleri için yapılacak her çalışma da desteklenmeli. Ancak fiziki engelleri gidermek gibi bir vazifesi olmayan TSK bambaşka bir şey yapıyor. Asker üniforması içinde gözleri pırıl pırıl bakan, yemin eden bu insanlara bir günlük de olsa bir haz tanıyor. Fotoğraflarla hatırlanacak o bir gün için heyecan okunuyor gözlerden. Ve duygu seli...

   İnternet çöplüğünde birkaç yorum okuyunca acımaktan kendimi alamadım. Bu uygulamayı vicdanları ile eleştirmeyen bu insanlarla(!) aynı toplumda yaşamanın ağırlığını itiraf etmem gerekir. Neyi, nasıl, nereden başlayarak anlatacaksın? Ve anlamama ısrarına nasıl katlanacaksın? Gönüllülük esasına dayanan bu uygulamaya ısrarla ‘militarizm’ baskısını yapanlar sözlük tektipliğinin güzel bir örneği. Bu hissi tatmak için üstün çaba gösteren insanın içinde yaşadıklarını militarizme bağlamak bir kaygı taşıyor. Evet, aynı aidiyete ulaşamamış olmanın kaygısı. Bu milletin bağrına bir günlük de olsa o üniforma ile basılmış olmanın gurur ancak bir aidiyet ile mümkün olabilir. Erkeklerin bu görevi ifasının altında ‘eksik, yarım adam’ sayılma düşüncesinin itici bir güç olduğunu, bir ispat ve kurtulma psikolojisinin yattığını tespit(!) eden sürü halinde yorum... Diyeceğim şu ki; tutun ki öyle! Toplumların genel geçer kabullerinin -ama doğru ama yanlış- olması ile mi kavgalısınız, asker-millet lafından mı? Türk’e dair işlerde göz yaşartıcı kötüleme çılgınlığı niye var onu da anlamış değilim. Ordunun bu uygulamadan sağladığı bir faydayı nasıl konuşamıyorsak bu konuda ahkam dolu da konuşamayız. Doğuştan asker olmak söylemimiz o bir günün anısına alınan belgeye sığmaz. Toplumda her şey dayatma değildir. Mesela insanlar belli bir yaşa gelince evlenmek ister, evlenir çocuk ister. Bu toplumda bir kabul görme, statü alma isteğidir. Eşinle kabul görmek, çocuğunu tanıtmak, övmek ve hatta dert yanmak.   Böyle bir durumda bir engellinin yaptığı evliliğin altında basit bir üreme arzusu aramak aptalca olacaktır değil mi? Hayatı ortak hislerle paylaşmanın güzelliğini salt yabani, ruhsuz  ve ideolojik bulmak, tekrarlıyorum bir aidiyetsizlik kaygısı.
Hal böyle iken yüce bir arzu ile yapılan bu yemin törenine temsili demek ise haksızlıktır. Engelli birinin bir günlük mutluluğuna bu kadar insani bakamamaya sadece geçmiş olsun denir.


2 Mart 2018 Cuma

Eski Mevsimler


Onlar dinç kötülükleri ile
Onlar sürünen yüzleri ile bahtımda
Hangi mevsimleri geçirdiysem görmedim
O mevsimler ki; şendi ellerimde nice kuşlar 
Uçar, konar, ötüşür, döner dururdu
O mevsimler sanki gelir gibi değil daha...


Onlar küçük kuruşları ile
Kaç hatır zaptına niyetli
Yaşları ile başları derbeder hem kavgalı
Kırık dökük yuvalara çalınmış güya,
Dost sandıkları yılları
Tanrı’ya tanrı atanmış akılları ile
İçlerine sığmış matahları!
Sahici karanlıklarını
Hangi mevsimleri geçirdimse görmedim.


Dipsiz, dizsiz, hinli onlar;
Kırk kez yunsa kirli onlar
Nasıl da dağıttılar kuşlarımı!
Sabrıma sığıntı solukları ile
Bırakmadılar günahsızları
Çekilirse neyin uğruna bu boş dallar?
Sahi, o günahsızlar gelir mi bir daha?

19 Aralık 2017 Salı

Kamu Binaları Mimarisi



   Mimari fiziki bir dildir. Yeri, rengi, oranları, malzemesi bir cümlenin ögeleri gibidir. Bir mimari eser dönemini ifşa eder. Döneminin tüm anlayış, eğilim ve ideolojisini mimari eserler dile gelir anlatır. İdeolojiler sürekliliğini ve yayılımcılığını ve daha önemlisi kalıcılığını sanat aracılığıyla başarabilir. Mimari de bu yüzden her zaman ilk başvurulan araç olmuştur. Teokrasi ve skolastik düşünce pençesinde halka karşı büyüklük ve yücelik hissi uyandıran gotik üslüplu kiliseleri ile Ortaçağ Avrupası; devletin ezici üstünlüğünü simgelemek için psikolojik etkisi büyük anıtsal kamu yapıları ve sembolik zafet anıtları ile Nazi Almanyası; komün yaşama geçişte minimize edilmiş dairler için standartlamış bina tipleriyle betonarme toplu konut blokları ve anıtsal heykelleri barındıran devasa meydanları ile monoton Sovyet mimarisi ideolojik inşalara örnektir. Tabi bu yapılaşmalar beğenilme, kabul edilme ve kalıcılık endişesi taşıdığı için daha ince elenmiş, sık dokunmuş olma özelliği taşır. Üzerinde uzunca düşünülmüş olmaları ortak noktalarıdır. Ülkemize bakacak olursak ideolojik yapılaşmaya mimarinin bu türde hizmet etmesi Ankara’da net biçimde görülür. Bugünün Ankara’sı kamu yapıları adeta konunun açık havada anlatımıdır.

   Cumhuriyet öncesi sıradan bir Anadolu kasabası görünümündeki Ankara siyasi bir kararla başkent olur. Bu karar cumhuriyetin bu topraklardaki yenilikçi yönünün fiziki yansımasıdır. Yeni rejimin -tabiri caizdir- ayakları yere basan icraatları için kent planlamaları yapılır, halkçı ve devrimci ilkelerle kentsel örgütlenme oluşturulur. Güven Park Anıtı, İçişleri Bakanlığı binası ve TBMM üçgeni bu konseptin bir örneğidir. Kamusal fayda, düzen, intizam ve devlet hâkimiyeti çerçevesinde kent silueti belirir. Bakanlıklar, askeri yapılar, lojmanlar birlik ve bütünlüğü hissettirir. Kent kimliği, millet otoritesi ve aitlik hissi ile şekillenir.

   Eski mimari formlardan sıyrılış, modern akımlardan yararlanma, gösterişsiz ve fonksiyonel olana yöneliş, yabancı mimarlardan faydalanış planlama ve uygulamada rejimin aynası niteliğindeki stratejik hamlelerdir. Bu tasarım kararlarının, yeniden inşa kriterlerinin çizdiği başkentin göç gibi etkenlerle gelişen sorunlarına, değişen siyasi algı da eklenince kent kimliğinin özellikle kamu yapılarında değiştiği görülür. Eskişehir ve Konya Yolu gibi şehir merkezi dışındaki alanlara açılan kamu yapılarında kent silueti, alan kullanımı, estetik, insan ölçeği, orantısallık, yeşil alan-açık alan ilişkisi kaygılarının terk edildiği fark edilir. Her kurumun idarecisine verilen yenileme yetkisinin şahsi ve ilkel hırsla dil birliği olmaksızın gelişigüzel formlarla yapı kirliliğine yol açtığı maalesef görülür. 2023 Ankara Planı’nda sürekli imar değişikliği yapılmasına neden olan bu kamu yapılarını yeniden inşa etme, taşıma iktidar yetkisiyle olmaktadır.  İmar planında öngörülmeyen yapılaşmalar iktidar kimliğini açık etmekte, gelişigüzel formlar fikri ve konsept açlığı temsil etmektedir. Referans alınan Selçuklu ve Osmanlı mimarisi ögelerini (kapı, kemer, saçak) zamane malzemeleri ile taklit etme kısır bir ‘emanetçi’ politikanın tezahürüdür. Bu başarısız taklitler yeniden canlanma değil geleneksel mimariye hakarettir. Gelişim ve geleceğe miras bu gölge tasarımlarla ne derece mümkündür?

   1980 sonrası ortaya çıkan, son 10 yılda ele avuca sığmayan kamu yapılarındaki çirkin çeşitlilik şüphesiz planlama ve uygulamadaki idari boşluk ve boşluğu gidermekteki iradesizlik sebebiyledir. Yarışma yoluyla seçicilik yerine kamu kurumu idarecine bırakılan ihale yoluyla keyficilik başkenti kimlik bunalımına sürüklemektedir. İdeolojinin, anlayışın, eğilimin mimariye yansıdığı gerçeğinden tekrar yola çıkacak olursak çözümlemeleri bu şekilde olan iktidarlar kamu yapılarını her kafadan çıkan sesin titreşiminden şekillenen objeler olarak yükseltir, yerleştirir.

    Sonuç olarak kamu yapıları özellikle başkentlerde hem devlet kimliğini hem de kent kimliğini temsil eder. ‘Mevla kayıra’ konseptli kentler modern dünyada itibar kaybettirir. Protokol yolu mantolama çözümleri ile kent itibarı kurtarılamayacağı gibi insan ölçeğinden uzak gösterişli yapılar itibar da kazandırmaz. 


Kaynakça: Bürokrasinin Siyasi Görünümü/ Tuğba Elçin
Cumhuriyet Binaları/ Doğan Tekeli

1 Ağustos 2017 Salı

Ve Daha Niceleri…


   Ölmeyi emretmenin bitmediği bir ocakta ölme emrini alan son askerdi. Komutanlığın kamerası şahitlik için kayıtta olmasaydı her izleyişimizde bu vatanın her karışını göğsümüzü açıp en derinimize bastırmayı yine, yine, yine hissebilir miydik? Salyaları aka aka ‘öldürün şunları’ diyenler yerin yedi kat altına ne kadar layıksa; kahrına gönüllü bunca kahramanı; borcundur, bağrında şen eyle ey vatan!


   Bir kayıp, bir acı ne kadar büyük bir minnet seline dönüşebilir ki? Bir babanın eli kaç evlat, kaç komutan alnına değebilir? Dağlarının içinden çıkan su gibi, kutsal bir tazyikle kahraman çıkarmaktan bir an bıkmayan bu toprakların rızasını kazanmak için bir gün ziyaretçisiz kalmıyor Çukurkuyu. Bu haslet, bu şehit başçavuşa ezelde ebedde kardeş olmaya talip.

   Hep olan bir şey var. Kim ki bir olağanüstülük ile düşüverir dünyamıza ardından sıcacık, duygulu, örnek hikâyeleri beliriverir. Ömer Halisdemir, Fethi Sekin, Aziz Sancar zaten birer yıldız imişler de bizler yeni görürmüşüz. Şaşılacak şey doğrusu her birinin parmakla sayılacak ve gösterilecek nitelikte olması. Bırakın insanı, hayvanlara karşı merhametleriyle bile kusursuz olur mu her seferinde bu insanlar? Oluyor. Belki de hayat bu yıldızlara şükran sunarken şahit olduklarımız bunlar. ‘Nice kahramanlar var adı sanı bilinmez’ der imiş Halisdemir. Hayat, bu adını sanını duyamadıklarımızın nezdinde bilelim istiyor belki de niceleri var imiş.

   Bir kara geceden bir güne geçiyoruz. O saatlerin hayatlarımızda işgal ettiği yer kimse için unutulacak gibi değil. Hiçbirimiz için! Feleğin cilvesine bakın ki milliyetçiliği ayakları altına alma hezeyanını sesi çatallaşana kadar bağıranlar cüret ettikleri bu hareketin altında kalıyor. Yine çatal bir sesle o milliyetçilerin pirinin mısralarını bağırıyor. Terörün kendisiyle değil etnik kökeni ile uğraşanlar her yanımızı saran bu casus örgütüne tek bir etnik köken biçemeyince Atsız’ın ‘Kahramanların Ölümü’ şiirini okumakta bir beis görmüyor. Onların milliyetçiliklerinin etnik kökenle derdi olmadığını ve teröristin sadece terörist olduğunu bilselerdi, yıllardır bu şiiri ezbere bilen kahramanların çektiklerini göre göre başlarını yastık üzerinde rahatça koyabilirler miydi?

   Türk milletinin gökteki ayına yıldız olan tüm şehitleri gibi Halisdemir de bir gece yükseldi ve yön gösterecek oldu arayana. 3 el ateş ile kaç kişiye kaç can bağışladı bunu hiç bilemeyeceğiz. Birkaç saniye içinde birkaç kurşuna “hürriyet” biçme hesabına da ilmimiz yetmez. Bizler ancak hayran kalabilir ve şeref duyabiliriz. Ruhun şad olsun Ömer Ağabey!








19 Temmuz 2017 Çarşamba

18 Temmuz Ege'de Adalet Günü


   ‘Karşıt görüş’ başlığı atmaktan bir türlü utanmayanlar dünkü karar ile tarafların iki hasım öğrenci grubu olmadığını isterlerse artık görebilirler. Bu davanın tarafı bizzat Türkiye Cumhuriyeti devleti ile bu devlete kastedenler. Katilin terör örgütü üyeliği tescillenince kampüslerin hali belki birilerini düşündürür. Fırat’ın elinde sopa vardı satır vardı başlıkları altına yazan soysuzlar bu ülkücülerin kanını döktüğü tek bir tane vukuat gösterebilirler mi? Aynı teçhizat ile beceriksizliklerinden mi bir cana kıyamıyorlar dersiniz? 5 yerinden bıçaklanan tek karşıt görüşlü(!) öğrenci olsaydı elimizi kolumuzu attığımız yerden mağdur edebiyatları çıkmaz mıydı? Ya da o ülkücülerin başlarına geçirilmez miydi fakülteler? Sözde hümanist, sözde antifaşist, sözde tarafsız geçinenlerin yok pahasına satılmış beyinleri bir şeye; kendini aklayamıyorsan karşındakini suçlamaya programlanmıştır. Sıkışınca nefs-i müdafaa yaptım, sıkışınca önyargılı olanlar anlayamaz, sıkışınca devlet bizi bu hale getirdi… Bitmek bilmez bu uydurukları ezbere kusan asalak, sapık, sapkın, kutsalı olmayan kokarcalar klavye başında katile hak verircesine konuştuklarında Fırat’ın mücadelesini haklı çıkarıyorlar.

   Mahkeme kararının sağlığını Ergenekon, Balyoz kararlarına atıfla tartışmaya açanlar açılım süreci boyunca varlığımızın bile tahrik sayıldığı günleri çabuk unuttuğumuzu sanmasın. Türk adaletinin bu kararla vicdanımızdaki yeri bypass geçirmiştir. Katilin örgütçü arkadaşları, öğretim görevlileri, rektör ve delil karartan kafeterya sahibi olmak üzere tüm sorumluların cezası da kesilince alnı daha ak, başı daha dik olacaktır.

   Ülkücüler en yakında Hasan Şimşek şehidine bu kadar sahip çıkamamasının günahını çıkarırcasına Fırat’a sahip çıktı. Fırat bir sembol, bir dönüm noktası oldu. 18 temmuz, binlerce kişinin sabrının sonudur. Sahipsizliğin tesellisi ve ülkücülere yapılanın da yanına kalmayacağının emsalidir. Bundan sonra dağda eğitilen köpekler bıçaklarını savururken ağırlaştırılmış müebbet tehdidi ile baş başadır!

   2 yıl 6 ay! Acıyla, sabırla, sessizce bekledik. Ülkücü hareket kendine yakışan vakarıyla durdu mahkeme salonlarında. Onlarca ağabeyi, ablası her duruşma günü vazife edinip hazırda bekledi. Tüm ayrıntılar sunuldu, Fırat göz göre göre nasıl katledilmiş anlattı. Caninin zavallı savunması ülkücü hareketin geçmişine dil uzatmaya kadar varınca müsaade etmedi. Tüm tahriklere rağmen, salon dışındaki kalabalık da dahil kimse kimseye zarar vermedi, devletin polisini yormadı.

   Duruşmalardan paylaşılan fotoğraflarda bir türlü anlam veremediğim, haddinden fazla rahatsız olduğum ve yakıştıramadığım sırıtışlar hariç avukatlarımız takdir edilesi idi. Olcay Kılavuz göründüğü her an gönlümüzü yaptı. Yaptığı basın açıklamasında doğruluğundan şüphe etmediğimiz bir cümle ve teşekkür vardı. Fuat babamız, Özlem annemizle ilgili, bu dava sürecinin takipçisi Devlet Bahçeli. Bizler genel başkanımızın bu konudaki hassasiyetine dava sonuçlandığında, o karar yüreğimizde yankılandığında bari şahit olmak istiyorduk. Fakat ne bir yazılı-sözlü açıklama, ne bir tweet gördük. Bir grup konuşmasına gündem başlıkları arasına kaldı sahiplenişi elegüne karşı! Eyvallah! Eyvallah!


   Ruhun şad olsun Fırat reis! 

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...