13 Ağustos 2015 Perşembe

Kampüste Türk Olmak




“Karışınca gövdem yurdun topraklarına 
Ruhum uçar ırkımın bayraklarına, 
Varlığının sevgisini onlara taşır; 
Kendisi de ay-yıldıza belki karışır!”

Hüseyin Nihal Atsız


   Toplumsal tepkisi ‘karşıt görüş’ parselasyonuna kurban edilmiş Türkiye’de bozkurt işareti  yapan o elden tutacak çok da kişi bulunamadı. Yine! Çünkü şimdi de Rabia yapmanın makbul olduğu zamanlardı. Fedai sermayesini kampüste çarpıştıran karşıt görüşlü iki grup değil zorba ve işgalci tutumuyla üniversitede yuvalanan terör uzantılı bir grup ile legal bir gençlik hareketinin mensubu tertemiz bir genç vardı karşı karşıya. Bunu dile getiren acılı babanın sözlerine yanlı müdahale etme terbiyesizliğini yapan yılların habercisi şişkinliğindekilerin vebaliyle başlanabilirdi bu meseleye. Konu Çakıroğlu. Gülümseyişinde meseleye hakimiyetinin ince göndermesi...

   Yetkilileri uyarmayı  ‘vicdani görev’ edinen megafon konuşması paylaşıldı ve bu görevi on kişi de kalsak yürüteceğiz ahtını veriyordu. Bölüm birincisiydi. Üstelik terör yapılanmasının, üniversite yönetimi kayıtsızlığı ve hatta şımartışını arkasına alarak sınava girişleri engellemesinin kurbanı olmasına rağmen en başarılı öğrenciydi. Çalışkanlığı ve ağırbaşlılığıyla hocalarının takdirini kazanan bu gencin formasyon dersini sabote eden bir öğrenciyi(!) uyarması ne zamandır süren gerilimin kanla sonuçlanacak kıvılcımı oldu. Alnında günler önce birkaç Pkklı tarafından darp edilişinin izi!

   Görevini yapmayan kolluk kuvvetlerini iyi biliyordu. 1,5 ay önce de polislik sınavını kazanmıştı. Kolundaki dövme engel olunca ‘kafası çalışan adam’ realitesiyle hoca olmaya karar verdi. Akademik kariyer için Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ndeki abileri-ablalarının yanına gitti şehit edilmeden tam bir gün önce. Kafasına koymuştu ortaöğretim ve alt dönem üniversiteli kardeşlerine ders veren, alanı değilse bile konunun bilenini bulup yardım isteyen, kardeşlerinin biricik ağabeyi olan bu babacan genç hoca olacaktı. Aklında annesini kira derdinden kurtarma sözü!

   Bir evin tek çocuğu. Büyüse de anne babasının ‘daha çocuk’ dediği. Doğmamış çocuğuna öğütler yazan, kız arkadaşını evine bıraktığında kardeşine ‘Buraya kadar bana emanetti, şimdi sana emanet’ diyen bu genç, öğretmen adayı biri tarafından profesyonelce katlediliyordu! Kadına bakışın günbegün artçı depremler yaşadığı dönemde böylesi erdemli, böylesi efendi bir gencin aksi kalıyordu keşke’li cümlelere.

   Ekmek parasının eşyalaştırılmış tezahürü Fırat’ı polis aracına aldırmadı. Üniformalar vicdan denen mefhuma göre baya küçük kalıplı yapılmıştı. Dilekçe verip hakkını aradığında oralı olmayan o pespaye düzenin maaşlı korkuluğuydu bunlar. Aort damarı kesikti Fırat’ın. Kanı ılık ılık akarken bu ülke hamiyet sahibi bir yiğidini kaybediyordu. Ölüm bir ırmaktı, girecek yeri çok, çıkacak yeri yoktu. Fırat o ırmağa atlamış fısıldayarak uzaklaşıyordu: son sözleri o hep istediği şehadet!

   Devlet malına zarar verilen yerde, Türk’ün şanlı bayrağı yakılan yerde, kampüse gerilen brandada ismiyle, resmiyle canı hedef gösterilen yerde, eğitim hakkına teröristlerce peşkeş çekilen yerde ‘adam aldırma da geç git’ diyemeyişinin şerefini  bırakıyordu ülküdaşlarına. Öyle ya, Allah'a yemin ederek başlamıştı, şehit ve gazileri de şahit tutmuştu. Bir ölüp bin dirilmek gerekti. 

    O değil miydi kampüste  yan yana gelmeyip, kız arkadaşı rahatça okusun diye tanımamazlıktan gelen? İşte bir genç kızın; sevdiği Beyza’sının hayalleri taşlanıyordu az ötede. Ülkü şehitlerinin defterinde bir sayfa daha kan revan çevriliyor, Bornova Ülkü Ocakları duvarı defalarca baktığı o simayı şimdi sırtında taşıyordu. Musalla taşının ayakları tutmuyordu neredeyse, anneden utanıyordu en çok. Gözyaşına alışıktı ama sanki bu kadının gözünden kan akıyordu. Öfke kusan kalabalık bilmem kaçıncı intikam yeminini ediyordu cenaze evinin sessizliğine rağmen. Kopuyordu hatır-gönül, bir sadakat tahtı sallanıyordu. Şubat soğuktu hava puslu; bozkurtlar dört bir yandan son görevine koşuyordu. Fırat uçmağa uğurlanmıştı, Önkuzu ağabeyinin dizinin dibine oturmuş Cengiz ağabeyine selam veriyordu.

   Meselenin seyri sorumluların göz yumduğuyla, sebep olanların yanına kar kaldığıyla, peşine düşenlerin de sağduyu patinajıyla son bulacağa benziyordu. 'Bin yıllık kardeşlik' iddiası taşıyan ülkücü davaya mensup olduğu için sözde kardeş saydıkları tarafından hedef gösterilen ülkücü gençlerin hemen her kampüste yaşadığı zor şartların meselesiydi bu. Kampüslerde ‘Türk olmak’ suçunun mahkemesi kurulup çarmıha gerilen son yiğit olmanın değil sahipsiz kalan Türk devlet iradesinin meselesiydi bu. Çözüm dedikleri bir çözümsüzlüğün meselesiydi bu.

Hatırlardan silmeme, unutmama, unutturmama sözü verdiğimiz Fırat kardeşimizin ruhu şad olsun!




1 yorum:

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...