Ani bir kararla gidiyoruz Bosna’ya. Daha doğrusu bir jestin son anda kulağıma çalınmasıyla. Hep istediğim bu gezi için oldukça hazırlıksız ve heyecanlıydım. Yol yormadı, gök uysal ve duruydu. Havaalanında suratsız pasaport kontrol memurları hiç keyfimi kaçıracak değildi. Takside yarım yamalak fikir edindim Saraybosna’ya dair. Merkezdeki otele eşyalarımızı bırakırken göz ucuyla süzdüm meydanı: Başçarşı’nın şirinliğine kayıtsız kalınamacağına dair en ufak bir tereddütü yoktu. Akşamüstü insanlarla, güvercinlerle dolup taşmıştı. Davetkardı, cıvıl cıvıldı. Karşı konulamaz kokularla çağırıyordu. Aç biri meşhur yemekleri tadarken ne kadar yansız olursa ben de öyleydim: Enfesti ve beni ilk günden son güne mest etti.
Özel bir araçla başına buyruk yolculuk çift olarak en sevdiğimiz seyahatti. Ve güzergahımız buna çok uygundu. Yeşile doya doya uzuyorduk ilk durağımıza. Kendi halinde, sıvaları kurşunlardan zarar görmüş onlarca bina dizili, yorgun ve sanki mutsuz sokaklardan geçtik. Asfalt yol bitip Arnavut kaldırımın başladığı yerde birden bire dünya değişti. Açıkçası böylesine keskin bir geçiş beklemiyor ama nasıl o fotoğraflardaki yere varacağız kestiremiyordum. Tam bir sürpriz oldu: İşte ülkesinin tacı Mostar Köprüsü... Neretva üzerinde ne zarif süzülüyordu öyle!
Bambaşka hislerle doluydum. Hayrandım elbette. Ancak bu iki yakayı sanatla birleştiren o usta ellerden çıktığı ilk halini görmek istiyordum tam da o anda. Karşımda sapasağlam duran bu köprü eskici yanımdan nasiplendi diye değil. Adriyatik’ten bir adım geride buradaydık canımız, başımız, kanımız ve tüm insanlığımızla. Şahitti o taşlar, bir de ben gözlerimi değdirmek istiyordum onlara.
Ah kovulmuş şeytan! Bombalarken silmek istediği ayak izlerimiz; hilalimiz işte ziyaretçi akınındaydı. (En tepeye diktikleri haç bir başına iken!) Dursak, kalabalığa karışmasak ağlayacağım kesindi. Yeniden inşasında görev alan başmimarı dinlemiştim yıllar önce. Şanslı olduğunu düşünmüştüm hep ama burada kıskandım da.
Yıkılmasını elleri cebinde bekleyen Avrupalı cinayet mahalinin mutlak ziyaretçisi. Yıkık iken o kel görüntüden bir kez utanmayan medeniyet(!) şaşalı, parlak bir açılış tertibi ile ne biçim tezattı kılını kıpırtdatmasına müsaade etmeyen zihnindeki karanlığa! Halbuki bizim gönlümüzde dost diye uzanan eli taş ile vücuda getirmekti bu köprü. Yıkıp yeniden inşasına bütçe ayıran Hırvatlar ile silah taciri Avrupa koynuna uzandığından kara bahtım kör talihim Mostar! Kendisi başlı başına bir kartpostal iken üzerindeki manzara da öyle. Son yılların en sıcak günleri olduğu için taşlar ateş atıyordu. Nehir ise buz. Boşnak gençlerin köprüden atlama cesaretine suyun soğukluğu da dahildir umarım. Zira birkaç dakikadan sonra içinde durulacak gibi değil.
Sonraki durak Blagaj’daki tekke, uğrak bir yerdi. Sarı Saltuk söylentileri bile görülmesine sebep olabilir. Zamanının Bektaşi dergahı tekke bugün zannediyorum dünyevi iddiası olmamakla övünebilir. Öyle yalın ki. İçinizdeki sadelik açlığını bastırır cinsten. Kayaya sırtını vermiş yapı tam bir Türk mimarisi örneği. Bu topraklara İslamiyeti yayanların yurt edindiği bu yer masal gibiydi. Buna Nehrinin doğduğu yerden çıkan su, rengi ve sesiyle ahenk katıyordu manzaraya. Bu masal içinde çıplak sesle ezan hele ki ana vatan dışında sürükleyip götürüyordu insanı. Tekkenin manevi havasına kapılıp alnımızı yere vurduk huzurda. Tekke bahçesinde Türk kahvesi ile misafirliğin keyfini çıkardık.
Biraz uzakta ise Poçitel kasabası. Dağın gerdanına uzanmış başını kaleye ayaklarını Neretva’ya uzatmış kendini dinliyor gibiydi. Sanki Osmanlı buradan çekildikten sonra el süren olmamıştı. UNESCO’nun miras listesinin burada zamanın durmasına bir katkısı yok. Öylesine sessiz bir hali vardı ki terkedilmiş olabileceğini bile düşündürdü. Hangi yana baksan hiç yabancı olmadığın bir görüntü. Ama en zengin haliyle ilmek ilmek işlenmiş birbirine. Tek bir parçayı yerinden oynatamaz, ekleme yapamazsınız. Hatta camisinin avlusundaki Hırvat bombardımanı sonrası eski yapıların süslü, işli taşları bile gelişigüzel değil bir nizamla dizilmiş gibi. Biz kasabada iken akşam güneşi vurmakta idi. Kızıl tonuyla daha bir eşsizleşti hem fotoğraflarımda hem hafızamda. Burada sonsuza kadar kalabilirim hissi en ağır haliyle işte bu kasabada çöktü içime. Oturduğum yerden zar zor kalktım. Adem’in Yeri’ne girmedik yola düşmemiz gerektiği için. Hikayesini gelmeden okumuş olsaydım muhakkak çayını içmek isterdim.
Kraviça Şelaleri yola çıkmadan tavsiye edilmişti. Uğradık ancak hem çeşitli güzellikteki şelalerin Türkiye’deki bolluğu hem de kültürel miras peşinde olmamız sebebiyle görüp çıktık hemen. Ancak sonraki günlerde gittiğimiz Vrole Bosna Milli Parkı görülesi bir yerdi. Bosna Nehrinin doğduğu nokta kocaman bir rekreasyon alanına çevrilmiş. Tam bir görsel şölen hakim. Kendimizi yeşile bırakıp kuş sesi ile dinlendik.
Son yüzyıl... Kursağımıza dizile dizile geçti yılları. Hoş yenisi de öyle ya. Hayata tutunmak için kazılan toprak, binlerce geçişin havasız bıraktığı upuzun koridor, yağmur çamur içinde iki büklüm taşınan yük; hastayı, yaşlıyı, ilacı, ekmeği, silahı ve en çok umudu sırtlayan raylar... Evet son yüzyılda! Umut Tüneli bir ucundan diğer ucuna milyonların kaderinin sil baştan yazıldığı yer. Girişte birkaç dile çevrilmiş bilgilendirme kayıtları yerine ‘bir çift göz ve vicdan gezi için yeterlidir’ yazsın isterdim. Tüneli barındıran evin cephesindeki kurşun ve bomba izleri kadar iyi bir karşılama sonrası bu yazı absürt olmazdı.
Hayatta kalmak sadece mezardakiler için ilk emir olmayabilirdi. Boşnaklar hayatta kalmalıydı o canım şehitliklerini yapmak için bile. Savaşta mübah olan denemek. Sırp keskin nişancılarından kurtulmanın yolu bu tüneli denemekti. Kuşatma altında aylarca kazıp bu kaderi reddettiler. Başardılar, hayatta kaldılar. Hikayenin kayıtları bahçeye sonradan yapılan müştemilatta izlenebiliyor. Görüntüleri izlerken bu devir bu devran dönecek gibi gelmedi bir an. Adına umut denilen tünelde içime çöken karamsarlık benden değil: Koca koca acılar bile birleştiremiyor milletleri! O ki Dobrinja-Butmir hattında tünel büyüyor, büyüyor, dünya küçük düşüyor.

Saraybosna’da kiliseleri, sinagogu ve tüm tarihi camilerini gördük neredeyse. Tabii ki Başçarşı'daki Gazi Hüsrev başı çekiyor. Şehirdeki konumu gereği defalarca yöresinde oluyorsunuz zaten.
Bosna Sancakbeyi Gazi Hüsrev Paşa sadece iflah olmaz bir akıncı, bir serdengeçti değil. Fethedilen toprakların imarı ile de meşgul olmuş İslam mühürdarı. Bey Cami de denen cami Bosnalılar için Kabe'den sonra gelen yermiş. 4 sütunlu taş bina; hat eserleri, geniş kemerleri ve nişli beyaz iç mekan, mermer minber ve mihrap ile örülü. Medresede yer alan caminin eski iç mekan resmine göre şu an çok sade. Sırp saldırıları sonrası hem içte hem dışta restorasyon geçiren cami yine de iyi durumda. Manevi havası özellikle akşamları eşsizdi. (Ramazan ayında da görmeyi isterdim.) Avlusunda sekizgen planlı türbe, kabirler, saat kulesi ve aslına uygun yapılmamış şadırvan vardı.
Caminin tam karşısındaki Gazi Hüsrev Bey Medresesi iki avludan oluşuyor. Kemerli kapılardan geçtikten sonra revaklı, dikdörtgen iç avludan sırayla odalara giriyorum. Vaktinde talebelerin kaldığı odalarda müderrislerin isimleri var. Sergilenen eserler ise buranın İslami ilimleri yüksek okulu olmanın yanında bilim merkezi olduğunu da gösteriyor: Güneşin ve başka gök cisimlerinin yüksekliklerini ölçmek için kullanılan alet, el yazması takvimler, namaz vakitlerini hesaplamaya yarayan alaşımlı aletler... Ülkemizde sayısız örneği olan medreselere benziyor. Cami de medrese de estetik kaygınızı gideriyor fazlasıyla.
Sonraki durak Blagaj’daki tekke, uğrak bir yerdi. Sarı Saltuk söylentileri bile görülmesine sebep olabilir. Zamanının Bektaşi dergahı tekke bugün zannediyorum dünyevi iddiası olmamakla övünebilir. Öyle yalın ki. İçinizdeki sadelik açlığını bastırır cinsten. Kayaya sırtını vermiş yapı tam bir Türk mimarisi örneği. Bu topraklara İslamiyeti yayanların yurt edindiği bu yer masal gibiydi. Buna Nehrinin doğduğu yerden çıkan su, rengi ve sesiyle ahenk katıyordu manzaraya. Bu masal içinde çıplak sesle ezan hele ki ana vatan dışında sürükleyip götürüyordu insanı. Tekkenin manevi havasına kapılıp alnımızı yere vurduk huzurda. Tekke bahçesinde Türk kahvesi ile misafirliğin keyfini çıkardık.
Biraz uzakta ise Poçitel kasabası. Dağın gerdanına uzanmış başını kaleye ayaklarını Neretva’ya uzatmış kendini dinliyor gibiydi. Sanki Osmanlı buradan çekildikten sonra el süren olmamıştı. UNESCO’nun miras listesinin burada zamanın durmasına bir katkısı yok. Öylesine sessiz bir hali vardı ki terkedilmiş olabileceğini bile düşündürdü. Hangi yana baksan hiç yabancı olmadığın bir görüntü. Ama en zengin haliyle ilmek ilmek işlenmiş birbirine. Tek bir parçayı yerinden oynatamaz, ekleme yapamazsınız. Hatta camisinin avlusundaki Hırvat bombardımanı sonrası eski yapıların süslü, işli taşları bile gelişigüzel değil bir nizamla dizilmiş gibi. Biz kasabada iken akşam güneşi vurmakta idi. Kızıl tonuyla daha bir eşsizleşti hem fotoğraflarımda hem hafızamda. Burada sonsuza kadar kalabilirim hissi en ağır haliyle işte bu kasabada çöktü içime. Oturduğum yerden zar zor kalktım. Adem’in Yeri’ne girmedik yola düşmemiz gerektiği için. Hikayesini gelmeden okumuş olsaydım muhakkak çayını içmek isterdim.
Kraviça Şelaleri yola çıkmadan tavsiye edilmişti. Uğradık ancak hem çeşitli güzellikteki şelalerin Türkiye’deki bolluğu hem de kültürel miras peşinde olmamız sebebiyle görüp çıktık hemen. Ancak sonraki günlerde gittiğimiz Vrole Bosna Milli Parkı görülesi bir yerdi. Bosna Nehrinin doğduğu nokta kocaman bir rekreasyon alanına çevrilmiş. Tam bir görsel şölen hakim. Kendimizi yeşile bırakıp kuş sesi ile dinlendik.
Son yüzyıl... Kursağımıza dizile dizile geçti yılları. Hoş yenisi de öyle ya. Hayata tutunmak için kazılan toprak, binlerce geçişin havasız bıraktığı upuzun koridor, yağmur çamur içinde iki büklüm taşınan yük; hastayı, yaşlıyı, ilacı, ekmeği, silahı ve en çok umudu sırtlayan raylar... Evet son yüzyılda! Umut Tüneli bir ucundan diğer ucuna milyonların kaderinin sil baştan yazıldığı yer. Girişte birkaç dile çevrilmiş bilgilendirme kayıtları yerine ‘bir çift göz ve vicdan gezi için yeterlidir’ yazsın isterdim. Tüneli barındıran evin cephesindeki kurşun ve bomba izleri kadar iyi bir karşılama sonrası bu yazı absürt olmazdı.
Hayatta kalmak sadece mezardakiler için ilk emir olmayabilirdi. Boşnaklar hayatta kalmalıydı o canım şehitliklerini yapmak için bile. Savaşta mübah olan denemek. Sırp keskin nişancılarından kurtulmanın yolu bu tüneli denemekti. Kuşatma altında aylarca kazıp bu kaderi reddettiler. Başardılar, hayatta kaldılar. Hikayenin kayıtları bahçeye sonradan yapılan müştemilatta izlenebiliyor. Görüntüleri izlerken bu devir bu devran dönecek gibi gelmedi bir an. Adına umut denilen tünelde içime çöken karamsarlık benden değil: Koca koca acılar bile birleştiremiyor milletleri! O ki Dobrinja-Butmir hattında tünel büyüyor, büyüyor, dünya küçük düşüyor.
Saraybosna’da kiliseleri, sinagogu ve tüm tarihi camilerini gördük neredeyse. Tabii ki Başçarşı'daki Gazi Hüsrev başı çekiyor. Şehirdeki konumu gereği defalarca yöresinde oluyorsunuz zaten.
Bosna Sancakbeyi Gazi Hüsrev Paşa sadece iflah olmaz bir akıncı, bir serdengeçti değil. Fethedilen toprakların imarı ile de meşgul olmuş İslam mühürdarı. Bey Cami de denen cami Bosnalılar için Kabe'den sonra gelen yermiş. 4 sütunlu taş bina; hat eserleri, geniş kemerleri ve nişli beyaz iç mekan, mermer minber ve mihrap ile örülü. Medresede yer alan caminin eski iç mekan resmine göre şu an çok sade. Sırp saldırıları sonrası hem içte hem dışta restorasyon geçiren cami yine de iyi durumda. Manevi havası özellikle akşamları eşsizdi. (Ramazan ayında da görmeyi isterdim.) Avlusunda sekizgen planlı türbe, kabirler, saat kulesi ve aslına uygun yapılmamış şadırvan vardı.
Caminin tam karşısındaki Gazi Hüsrev Bey Medresesi iki avludan oluşuyor. Kemerli kapılardan geçtikten sonra revaklı, dikdörtgen iç avludan sırayla odalara giriyorum. Vaktinde talebelerin kaldığı odalarda müderrislerin isimleri var. Sergilenen eserler ise buranın İslami ilimleri yüksek okulu olmanın yanında bilim merkezi olduğunu da gösteriyor: Güneşin ve başka gök cisimlerinin yüksekliklerini ölçmek için kullanılan alet, el yazması takvimler, namaz vakitlerini hesaplamaya yarayan alaşımlı aletler... Ülkemizde sayısız örneği olan medreselere benziyor. Cami de medrese de estetik kaygınızı gideriyor fazlasıyla.
Merkezdeki müzelerde çeşitli belgelere bakarken hep 1878 tarihine kaydı gözüm. Ne feci şeydi ki bizzat yaşamadığım yitirmeler nesiller sonra bile boğazımda düğüm diye duruyordu. 1878 Berlin Antlaşması... O 'saltanatında hiç toprak kaybetmedi' yalanını uyduran ve daha kötüsü buna inananların haberinin olmadığı Sultan 2. Abdülhamit yıllarının ilk kayıpları. Bosna'nın da payına düşen ve daha ilk andan görünebilen elden gitmişlik. Kimin yavrusu kimin himayesindeydi? Avusturya'nın himayeden ilhaka uzanan yıllarında artan bunalım; tüm Osmanlılığı ile Boşnaklar ve kaos kaynayan şehir Saraybosna... İlk Cihan Harbinin fitilinin ateşlendiği yer. Huzursuzluğu uzun süre sırtlayan talihsiz gözde diyar...
Şehrin yeni tarafını gördüm şöyle hızlıca. Avrupai idi, oranlar değişti, bizim mütevazi ölçeğimizden uzaktı, sıcak değildi ve ‘buyurun’ demiyordu. En azından bana. Sokaklarda adım başı ‘Saraybosna Gülleri’ oldukça başka türlüsü olamazdı zaten. Sebilin önünde çalınan sazı şirinleyen biz Türkler Bosna’da yabancı değildik. Ev sahibi de değildik, ki galiba gezinin en hüzünlü tarafı buydu. Sevildiğimiz aşikardı. T.C.’li her afiş Boşnakların gönlünde de olduğumuzu ilanen duyurur gibiydi. Beklenen olmak -ama en kötü günde- bize düşen şeref olmuştu. Asılmış her Türk bayrağı omzumuza vazife diye oturur mu bilmem. Güzel Bosna, yeşil Bosna, uzak Bosna! Gazi Hüsrev’de vakit diye koştuğun her namazında duan olup yükselmek isterim Anadolulu avucumla aminle. Hiç değilse!
Aliya İzzetbegoviç ve tüm şehitlerin ruhu şad olsun...
Şehrin yeni tarafını gördüm şöyle hızlıca. Avrupai idi, oranlar değişti, bizim mütevazi ölçeğimizden uzaktı, sıcak değildi ve ‘buyurun’ demiyordu. En azından bana. Sokaklarda adım başı ‘Saraybosna Gülleri’ oldukça başka türlüsü olamazdı zaten. Sebilin önünde çalınan sazı şirinleyen biz Türkler Bosna’da yabancı değildik. Ev sahibi de değildik, ki galiba gezinin en hüzünlü tarafı buydu. Sevildiğimiz aşikardı. T.C.’li her afiş Boşnakların gönlünde de olduğumuzu ilanen duyurur gibiydi. Beklenen olmak -ama en kötü günde- bize düşen şeref olmuştu. Asılmış her Türk bayrağı omzumuza vazife diye oturur mu bilmem. Güzel Bosna, yeşil Bosna, uzak Bosna! Gazi Hüsrev’de vakit diye koştuğun her namazında duan olup yükselmek isterim Anadolulu avucumla aminle. Hiç değilse!
Aliya İzzetbegoviç ve tüm şehitlerin ruhu şad olsun...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder