Ömer Lütfi Mete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ömer Lütfi Mete etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2021 Cumartesi

Çığlığın Ardı Çığlık



"Kimsenin aleyhinde olmayan kendi aleyhindedir. Herkesle, her tür insanla barışık yaşayan kişi, kendisiyle savaşmak zorunda Kevser. Bense kendimle barış içindeydim ve düşman kazanmam kaçınılmazdı... Yine de bunu kendi isteğimle seçmiş sayılmam... Dava adamı olmak derttir ruhcağızım; yaradılıştır... Ama buna rağmen sorumluyum... Şimdi bütün varlığımla bu sorumluluğu anlamlandırmaya çalışıyorum."

"...insanın öğrenmek için aceleye muhtaç olmadığı yerlerin başında geliyordu cezaevi." Ve hikayeye dahil olduğunuz yer tam da bahsettiği yer. Ne oluyoruz demeden
"Götürülürken korkunç bir çelişki yaşıyorsun. Umutla dehşetin mengenesindesin. Yeni bir işkenceye başlayacaklar diyorsun... Madem buna gerek gördüler, daha büyük bir vahşeti planlayabilmişlerdir... Böyle düşünmen gerekiyor... Öyle ya, öncekinden daha şiddetli bir formül bulabildikleri zaman senin direncini kırabileceğini düşünebilirler. .. Demek ki yeni numaraları var diyorsun. Böyle diyorsun işte... Oysa mantığın da isyan ediyor bir yandan. Önceki sefer yaşadıklarından daha korkuncu olamaz diyor sana... Mantığın diyor 'Bunlar yeni buluş yapmış olamazlar.' diye kendi kendine telkinde bulunuyorsun. Böylece ümitlenir gibi oluyorsun. Çünkü sana göre hiçbir şey, gördüğün işkenceden daha dehşetli olamaz. İşkencecilerin kendi kendilerini aşamayacaklarını farzetmek istiyorsun. Ee, ne olacak yani efendim; aynı işkenceleri de herhalde tekrar etmezler diyorsun. Oysa ne sürprizler bekleyebiliyor insanı?.." cümleleriyle unutamayacağınız tanıklık başlıyor. 

"İşkencezedenin sonunu araştırma arzusu önlenemezdi. Ancak bu sessiz bir çileydi... Fırsat kollayan, her kelimeden ve her vurgudan binbir anlam çıkarmaya yönelen amansız bir takip... Ama asla soru yoktu."

"Zaaf... Bütün zaaf benliğin bir kabulünden doğar. Direnmeyi, pes etmekle karşılaştırılamayacak kadar farklı bir şey saymıyorsan, kaybetmek kesindir. Pes etmek için mantıklı mazeretler aramaya başladığın an gidersin... Kaybetmeyi baştan mazur görebilmek, bence ilk zaaf. Kendimi affedebilmem için acımı paylaşması gerekenlere zarar verecek bir zaaf göstermemeliyim. Beni kasten öldüremeyeceklerini bildiğime göre, direnmemek için geliştireceğim mazeretlerden hiçbiri vicdanımı susturmaya yetmeyecekti."

"...Mesela cinsellikle ilgili sapıkça bir işlem!... Böyle bir ihtimal karşısında peşin olarak pes diyeceğimi biliyorum. Tek ümidim bu konudaki duyarlılığımın farkedilmemesi... Yahut daha iyimser bir ihtimal bu kadar alçakça bir şeye kalkışacak kadar adileşmemeleri filan. Çünkü buna katlanılamaz." nefeslerini tutarak dinledikleri bu hikayenin zaferle noktalanmasını, bastırılmış bir açlıkla beklediler: "Eğer ırz vahşetine kalkışırlarsa kendimi öldürürüm. Evet bu bir buluş."

 "Bir kurt gibi ilgililerin vicdanını kemirdiğimi sanıyordum."
"Bir idam mahkumu için kalemin kırılması ne boş, ne anlamsız bir jestti? Düpedüz batıl itikat bile diyebilirdi."

"Bir ara hakimin bakışını kaçırmayışını takdir etmesi gerektiğini de düşündü."

"Hakim de taraf olabilirdi. Hem de adil bir taraf. Mümkündü bu... Hepsinden önemlisi hakim de unutkan olmalıydı. Yaşayabilmek unutabilmek değil miydi? İnsanın kendisine karşı genel bir hoşnutluk besleyebilmesi için hafızasını çok idareli kullanması gerektiğini iyi biliyordu Bahri."

"Ölümün arefesinde sağlığa gösterilecek özenin anlamsızlığını düşününce gülümseyişi çarpık bir zenginlik kazanacaktı."

"İnsan hayatını gönlünde kaybeder. Kendi ölümü kişiye sürpriz gelmemeye başladı mı o ölmüştür. Ben bu duyguyu idam kararından çok önce buldum gönlümde. Çok önce..."

"Gurbeti uçak tüketmiş olmalıydı."

"Ben bir allegori değerinde olduğumuzu düşünüyorum ruhcağızım. İstesek de istemesek de bir sembol olduk. Bunun sorumluluğu bütün günahlarımızdan ağır. Bu halimizle hiç var olmasaydık, kendimizi adadığımız toplum için daha hayırlı mı olurduk?"

"Kendimize has olma tutkumuz bile bir tepkiydi." 

"Biliyorum bana ne yaptıklarını meraktan ölüyorsun. Oysa ne yararsız bir bilgi, bilsen. Beni ameliyata aldılar. Bayıltmayı, hipnozu, uyuşturmayı denediler. Beynim nasılsa direndi. Göz göre göre göğsümü yardılar. Oraya bir saatli bomba koydular. Niçin diyeceksin? Çok basit bir istihbaratçı tedbiri. Otopsi yapılamasın diye. Otopsi yapılır da gerçek ortaya çıkarsa hastaların doktora inancı kalmaz. Bunun için bir insanı feda etmeye değmez mi? Onların açısından bakarsan pekala milli, insancıl, hatta evrensel bir erdem bile bulunabilir bu ameliyatta."

"Hiçlikle arasındaki mesafenin belirsizliğinden saçma ne olabilirdi? Varılacak şey hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadan ona doğru ilerlerken çıldırmamak haysiyetsizlik değil miydi? İnsanın kendini ikiye bölmesi ve bu ikililikle iki yüzlü hale gelmesi. Buna hayat demesi. Şerefsizlik başka neydi? Hiç veya herhangi bir şey olup olmayacağını bilmeden ölüme gitmek. Yoo ölümün de bir denemesi olmalıydı. Mantığa aykırı düştüğünü biliyordu ama öbürü de mantıklı değildi. Kendisi ölmeden başkaları da ölüyor diye ölümü kabul etmesi mantıksızlık olmalıydı..."

"Beni ipe götüren ifadenin mürekkebi öz kanımdandı. Ama hukuk adamları onları nasıl da şehvetle okuyup benimsemişlerdi ben bilirim."

"-Bana korku vermiyorsunuz.
-Kanıksadığın için olmasın.
-Hayır, işkence kanıksanmaz!
...
-Bana işkenceyi anlatır mısın?
-Çok yorgunum. Göz kapaklarım cızırdıyor. Bir avuç kum atılmış gibi. Dizlerimden aşağısı var mı yok mu farkında değilim şu an. Beynimi kullanabilmek için, size cevap verebilmek için sarfettiğim enerjiyi ömrümden kesiyorum. Ne ömrüm var ya... Öyle bir his veriyor insana işte. Şu an ölsem de dinlensem diyorum. İşkence bu. İşkence nedir biliyor musunuz? İşkence ademoğlundan ölümü bile esirgemektir. Özü sonu bu. Dinlensem biraz size işkence üzerine ilginç şeyler söyleyebilirdim."

"Çok soyut bir planda her eylemciyi suçsuz görüyorum. Çünkü can güvenliğini korumakla yükümlü olan kişi ve kurumların yüzdeyüz başarılı olması halinde hiçbir terörist iş göremez."

"Vuruşmak çok basit bir fitneden doğuyor."

"-Hakimler... Bugün artık ülkem için umurumda olan ilk şey bu. Ne az gelişmişlik , ne iç savaş, ne sömürü, ne şu, ne bu. Ne ahlaki çöküş, ne yeteneksizliğin yetenek olması. Hatta atom bombasını bile kötü hakimlere tercih ederim. Tabii kendi canım yandığı için böyle düşündüğümü sanıyorsunuz. İşkence gören insanların birer ilahi sığınak gibi can atmayı düşlediği hakimin umursamazlığını yaşamadınız. Hadi umursamazlık demeyeyim de öncelik kusuru diyeyim. Önceliği hep, toplumun intikam duygusuna verdiler. Üstelik bence buna toplumun birer parçası olarak kendi öc arzularını da kattılar. İşkence belgeleri karşısında herhalde kamu menfaati adına 'Bunlar profesyonel, başka türlü de delil toplanamaz ki' diye düşündüler. Önemli olan delildi onlar için. Delilin ne pahasına elde edildiği değil. Daha da ileri gidenler oldu. Siyasi kanaatlerini gerekçelerine yansıtanlar. Bir tür militan hakimler türedi yani.
-İstisna bunlar.
-Siz öyle deyin beyefendi. Ama hiç kimse kendi gözlemlerini ikinci sınıf delil sayamaz."

"Sanık için kıyametin koptuğu andır hakimin işkenceye aldırmaması."

"Devletin yegane iki alameti bekçi ve sokak lambasıydı."

"Birtakım mukaddesleri olan herkes militandır... Sempatizan; militanın, korkularını yenememiş olanıdır sadece."

"...insanın kendisini, devletin, doğum mucizesiyle tayin edilmiş birinci hizmetlisi olarak görmeye çok erken yaşlarda başlaması gerekir. Tek başına bir hiç olduğunu unutmadan kendini her şeyden sorumlu tutabilecek kişiliklere yakışan bir inanç..."

"Tevekkül değildi onu bütün ölümlere olağan baktıran. Belki de kendi sonunu beyninde ve gönlünde prova etmekten kaçısın geliştirdiği yapmacık bir kanıksamada kilitlenmişti.  O son anı düşünememek için ölümü ve ölümleri yok saymaya çalışıyordu sanki."


Bu tahlilleri, bu üslubu okumanın zevkini paylaşmak istemeyecek kadar kıskancım aslında. Ancak benim sosyal paylaşım sayfamda sevdiğim eserleri kendi gözümden sunma fikri nedeniyle ilk paylaşacağım eserin bu kitap olması gerekiyordu. (Daha fazlasını yazmak isterken geciktim.) Evet bu bir gereklilik. Hakkını, okuduğum diğer eserlere yedirmeyeceğim bir baş yapıt Çığlığın Ardı Çığlık.

Gece vakti son sayfalarını gözümdeki yaş nedeniyle zar zor bitirdim. Hikayenin sonunda maalesef merakım dinmedi. Bilakis olası sonlarını düşünürken merak doluydum. Kim bilir kaç Bahri, kaç Kevser daha vardı bunu hiçbir zaman bilemeyecek olmanın sancısı ile uyumak kayda değer bir başka tesiriydi kitabın. Beni, Bahri ve Kevser ile tanıştıran Elif ve Fatih Dinç'e sonsuz sevgilerle...

Bahri'nin Kevser'e duyduğu aşkın ilmek ilmek işlendiği satırları buraya almıyorum. Zannediyorum kitabı edinenler bu satırlarda biraz dalıp gidecek, birkaç kez daha okuyacak. Kendi adıma peşinen bir başka türlüsü yazılamazdı dedirtecek, bu çıtanın aşılamayacağı kabulünde olduğum birkaç satır hele. 

Bu dünyadan iyi ki bir Ömer Lütfi Mete geçti. Ruhu şad olsun. 

4 Aralık 2015 Cuma

Âşıklar Ölmez: Ömer Lütfi Mete


   Haydi Bismillah! diyerek başladım. Kendi döneminde öyle veya böyle her insanın hayatına iştigal eden bu adamın tanıyanın kayıtsız kalamayacağı bir dizi özelliğini yazacağım. Kendi ifadesiyle seraptan hoşlanan bir idealistin tam anlamıyla bir idealist yaşamı söz konusu. Tanıyanların ısrarla derviş diye vurguladığı karakteri, tipik Karadenizlilik mizacı ile müsemma. Ve fakat çatık kaşlı haliyle bile sevecen ve kırmadan uyaran bir üst erdeme sahip. Erdemlerin en yücesi tevazuya koltuklarını kabartma ironisi yaşatacak kadar hakkını vere vere alçakgönüllü.  Milli, muhafazakar, gerçekçi fakat iyimser, mutasavvıf, tam bir hal ehli. 

   Sanki her şey, eline bir kâğıt kalem almasına bakıyor gibi bir kaynak, bir menba-ı hazine. Zamanın vurdumduymaz, serserice akışına inat daracık vakitlere sığdırılan onca eserine bakınca bir yetenek timsali. İman, dava ve sadakat ispatında bir münevver. Ömer Lütfi Mete esasen  bir yorum adamı. Siyaset yorumcusu, toplum yorumcusu, spor yorumcusu, din yorumcusu, fikir yorumcusu, sanat yorumcusu. Eserleri bu yorumlamalarının ekseninde var olan bir sanatçı.

   İlk kitabı ‘Eşekler Kitap Okumaz’ı nasıl basılı yakıt olarak kullandığını ifade etmesi kendiyle barışık olmanın sınırlarını zorlar. Kitabına yasak beklerken devletin koyacağı yasaktan daha büyük bir çile yaşatır sürekli ev değiştiren Mete’ye satılmayan koli koli bu kitap.

   Ezan Günü, değişen ezanın diline Türk milletinin bağrından bir serzeniştir. Tek parti dönemine ve bu dönemin bitişine 1989’dan dönüp bakar. Onun gördükleri kimi gözlerden farklı değildir. Ancak Mete bunu dile getirecek dik duruş ve keskin kalemdir. Türk milletinin vicdanının sesi olma görevi onu devlet ve istihbarat hakkında araştırma ve yazmaya da iter. Balonya Tüneli, İtfaiye Yanıyor da bu görevin alaycı, hicven sunuşudur.

   Çığlığın Ardı Çığlık, bir işkence romanıdır kimine göre, yasaklanır. "Kimsenin aleyhinde olmayan kendi aleyhindedir." diyerek başlar söze. Koğuştan hayata, hayattan koğuşa, anadan oğula, oğuldan anaya, kardeşten ayrı görüşteki kardeşe, sevgiliden sevgiliye söz ede ede 12 Eylül'ü konuşturur bu kitap. Bu kitap darbenin sol kefesine yanaşma popülerliğine tepki olarak dar ağacındaki adaleti(!) edebi zemine taşıma adına kefenin diğer tarafını anlatır. Psikolojik tahlilleri ve teşbihleri olağanüstüdür. Utanılası mazi, zayıfın yanında ve güçlünün karşısında dillenince tekrar tekrar okunası bir eser halini almıştır. "Dava adamı olmak derttir ruhcağızım; yaratılıştır." okuyucu ile dertleşmek için bir tekliftir. Karşılıksız bırakmamalıdır. 

   Asker ile Cemre romanında hafız Asker’in kendisiyle çatışık bir aile modeli karşısında iç sesine uzanır. Hafızın bu rastlantıda beliren kibrini yenişi/ yenemeyişi, Cemre’ye olan hisleri ile nefsi arasındaki gel-gitleri, putlaştırılan yol ve objeleri konu alınır. Hemen her kitap ya da senaryosunda yer verdiği bir rol model müslüman burada Hafız'ın Ekrem hocasıdır; yazarımız öyle bir mürşitlik kuşatır ki gönüller onu bulsa kapısından ayrılmaz. Mete, dini yaşamadaki çelişkileri çok kere konu alır. ‘Hacıyağı ile Parfüm Arasında’ kritiğini yaptığı çelişkileri cömertçe sorgulamanın sonucudur. ‘Allahsız Müslümanlık’ bu anlamda bir başucu kitabıdır.

   Senaristliğiyle de beyaz perdenin yasaklıları arasındadır. ’Gülün Bittiği Yer’ bir hafta durmaz sinemalarda.  ‘The İmam’ filmi senaryosunda yine bir imamhatiplinin hikâyesi ile çıkar karşımıza. İslamiyet nedir, ne değildir temalı uğraşıları onun fazlaca rahatsız olduğu toplum-din ilişkisine atıflarla şekillenir. Evet, atıflarla. Senaristliğinin ilk yıllarında bir çalışmasına ayet, hadis ve atasözü eklenmesi teklifine kesin bir retle cevap veren Mete vaazlı sinemadan nefret eder. Sadece düşündürmek tüm eserlerinin en samimi ifadeyle ilk tesiridir. Ki bu onun bir gözlem ustası olmasının kaçınılmaz yan etkisidir. Günümüz din ve ahlak yaşayış çarpıklıklarını en çarpıcı örneklerle sunup ‘Müslüman olma sorunu’nu çözmeyi ister.

Öğrenim hayatının sürdürürken terzilik ve matbaacılık da yapar. Mete en çok da gazetecidir. Çeşitli gazetelerde köşe yazıları yayınlanır. Sabah Gazetesi, bir liyakatsiz genel müdüre bırakılmadan önce yazılarını yayınladığı son gazetedir. Kendine has üslubu bir sineğin bir adamı uyutmayışını konu ettiğinde bile yazısını okunulası kılar. İmam Şamil’in mücadelesindeki ‘yüz kamçı cezalı’ efsane hikâyesini Mete’nin soluksuz okutan anlatımıyla okumadıysanız hala bu şansı kendinize bağışlayabilirsiniz demektir.

   İsminde ‘aşk’ bir şekilde yer bulsa da entrika ve hırs temelinde çekilen dizilerden daha fazla verir aşkı senaryolarında. En azından entrika değil mertçe bir kavgası vardır kahramanımızın. Deli Yürek’te Yusuf’un etrafında dönderir aşkı, Kurtlar Vadisi’nde Elif’e teslim eder. Kuşçu’yu hanemize soktuğunda başköşeye buyur eden bizler bir açlığın Mete önsezisi sayesinde kıyısından dönmüştük. Vadide ise Ömer Baba’nın kıssadan hisselik hikayeleri izleyiciye medet olur, öğüt olur, ümit olur. 

   Ve edebiyat öğretmeni olan Mete’ye kimisi nesir yaz der, kimisi şiire ağırlık ver. Üçüncü bir yol keşfine çıksaydı şüphesiz onda da başarılı olurdu. Hakikat efendim, gizlenemez; 12 Eylül için 
‘…Babam adil
Babam katil’  özetindeki zekâyı, teşhisi, adaleti, duyguyu Kısakürek’in ifadesiyle ’sefil pohpohlama edebiyatı ile’ övmekten münezzehiz. Kendisine ‘kafiyeperver’ demekte haklıdır. Hatta zengin kafiye adamı desek yanlış olmaz. Ucuz ve zorlama kafiyeleri Türk edebiyatına layık gören sözde şairlere Mete’nin annesinin ölümünü anlattığı
“…
Anamın yüzü mehtap mehtap
Şekli var, hazzı yok
Anamın sözü kitap kitap
Dili var, ağzı yok
Anamın özü bitap bitap
Eli var, nabzı yok” dizeleri örnek olmalıdır.

   "Kanından tapusuyla ocağımdır bu zemin" dediği bu toprakların "soyuna kurban olduğum" dediği şehitlerinin destanını da şiirleştirmiştir. Mehmet Akif kadar usta, Arif Nihat kadar çoşkulu:

"...İşte namazındayım, işte veda bayramı
Sundular bu mercan sükutta sonsuz meramı
Gayrı rahatta buldum canıma ilk haramı
Yalnız senin rütbene hasret sarar yaramı
Kalmayacak gümüş hilal okçusundan mahrum
Irz diye devraldık yayına kurban olduğum
Şehidim, ruhum, melekler katında alptuğum"

   Bir de ‘Gülce’ var… Ah Gülce!
‘Muhteşem belaya nazır’ halde ‘bir gamzelik rüzgâr’ bekleten Gülce!
‘Güzelliğin zulme çaldığı sınır’da baş döndüren Gülce!
‘Buram buram zehir’i yâr ettiren Gülce!
‘Korku nedir bilmeyen’i tir tir titreten Gülce!
‘Her saniyede bir can’ verdiren Gülce!

   2008 Temmuzunda geçirdiği ağır kalp krizini bir sonraki kalp krizine kadar ‘Öldüm de uyandım’ ifadesini tam anlamıyla karşılayacak şekilde atlatır. Fakat el-Hak; ölüm var! 2009 Kasım 18’de bu dünyadan ayrılır. Sürekli acelesi olan bu adam erken ölüme iltifat buyurup, ziyadesiyle sırtlanır giderken. Yiğidin burcu ölümdür, gider. Hayata bakışı ‘Allah var, gam yok’ deminde olduğu üzere gider.

“Ayrılık kuru bir vehim
Ayrılan kim? Ayıran kim?”

Uzun uzun uzanıp divanına keşke daha fazla yazsaydı. Rahmet olsun…

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...