1 Ağustos 2017 Salı

Ve Daha Niceleri…


   Ölmeyi emretmenin bitmediği bir ocakta ölme emrini alan son askerdi. Komutanlığın kamerası şahitlik için kayıtta olmasaydı her izleyişimizde bu vatanın her karışını göğsümüzü açıp en derinimize bastırmayı yine, yine, yine hissebilir miydik? Salyaları aka aka ‘öldürün şunları’ diyenler yerin yedi kat altına ne kadar layıksa; kahrına gönüllü bunca kahramanı; borcundur, bağrında şen eyle ey vatan!


   Bir kayıp, bir acı ne kadar büyük bir minnet seline dönüşebilir ki? Bir babanın eli kaç evlat, kaç komutan alnına değebilir? Dağlarının içinden çıkan su gibi, kutsal bir tazyikle kahraman çıkarmaktan bir an bıkmayan bu toprakların rızasını kazanmak için bir gün ziyaretçisiz kalmıyor Çukurkuyu. Bu haslet, bu şehit başçavuşa ezelde ebedde kardeş olmaya talip.

   Hep olan bir şey var. Kim ki bir olağanüstülük ile düşüverir dünyamıza ardından sıcacık, duygulu, örnek hikâyeleri beliriverir. Ömer Halisdemir, Fethi Sekin, Aziz Sancar zaten birer yıldız imişler de bizler yeni görürmüşüz. Şaşılacak şey doğrusu her birinin parmakla sayılacak ve gösterilecek nitelikte olması. Bırakın insanı, hayvanlara karşı merhametleriyle bile kusursuz olur mu her seferinde bu insanlar? Oluyor. Belki de hayat bu yıldızlara şükran sunarken şahit olduklarımız bunlar. ‘Nice kahramanlar var adı sanı bilinmez’ der imiş Halisdemir. Hayat, bu adını sanını duyamadıklarımızın nezdinde bilelim istiyor belki de niceleri var imiş.

   Bir kara geceden bir güne geçiyoruz. O saatlerin hayatlarımızda işgal ettiği yer kimse için unutulacak gibi değil. Hiçbirimiz için! Feleğin cilvesine bakın ki milliyetçiliği ayakları altına alma hezeyanını sesi çatallaşana kadar bağıranlar cüret ettikleri bu hareketin altında kalıyor. Yine çatal bir sesle o milliyetçilerin pirinin mısralarını bağırıyor. Terörün kendisiyle değil etnik kökeni ile uğraşanlar her yanımızı saran bu casus örgütüne tek bir etnik köken biçemeyince Atsız’ın ‘Kahramanların Ölümü’ şiirini okumakta bir beis görmüyor. Onların milliyetçiliklerinin etnik kökenle derdi olmadığını ve teröristin sadece terörist olduğunu bilselerdi, yıllardır bu şiiri ezbere bilen kahramanların çektiklerini göre göre başlarını yastık üzerinde rahatça koyabilirler miydi?

   Türk milletinin gökteki ayına yıldız olan tüm şehitleri gibi Halisdemir de bir gece yükseldi ve yön gösterecek oldu arayana. 3 el ateş ile kaç kişiye kaç can bağışladı bunu hiç bilemeyeceğiz. Birkaç saniye içinde birkaç kurşuna “hürriyet” biçme hesabına da ilmimiz yetmez. Bizler ancak hayran kalabilir ve şeref duyabiliriz. Ruhun şad olsun Ömer Ağabey!








19 Temmuz 2017 Çarşamba

18 Temmuz Ege'de Adalet Günü


   ‘Karşıt görüş’ başlığı atmaktan bir türlü utanmayanlar dünkü karar ile tarafların iki hasım öğrenci grubu olmadığını isterlerse artık görebilirler. Bu davanın tarafı bizzat Türkiye Cumhuriyeti devleti ile bu devlete kastedenler. Katilin terör örgütü üyeliği tescillenince kampüslerin hali belki birilerini düşündürür. Fırat’ın elinde sopa vardı satır vardı başlıkları altına yazan soysuzlar bu ülkücülerin kanını döktüğü tek bir tane vukuat gösterebilirler mi? Aynı teçhizat ile beceriksizliklerinden mi bir cana kıyamıyorlar dersiniz? 5 yerinden bıçaklanan tek karşıt görüşlü(!) öğrenci olsaydı elimizi kolumuzu attığımız yerden mağdur edebiyatları çıkmaz mıydı? Ya da o ülkücülerin başlarına geçirilmez miydi fakülteler? Sözde hümanist, sözde antifaşist, sözde tarafsız geçinenlerin yok pahasına satılmış beyinleri bir şeye; kendini aklayamıyorsan karşındakini suçlamaya programlanmıştır. Sıkışınca nefs-i müdafaa yaptım, sıkışınca önyargılı olanlar anlayamaz, sıkışınca devlet bizi bu hale getirdi… Bitmek bilmez bu uydurukları ezbere kusan asalak, sapık, sapkın, kutsalı olmayan kokarcalar klavye başında katile hak verircesine konuştuklarında Fırat’ın mücadelesini haklı çıkarıyorlar.

   Mahkeme kararının sağlığını Ergenekon, Balyoz kararlarına atıfla tartışmaya açanlar açılım süreci boyunca varlığımızın bile tahrik sayıldığı günleri çabuk unuttuğumuzu sanmasın. Türk adaletinin bu kararla vicdanımızdaki yeri bypass geçirmiştir. Katilin örgütçü arkadaşları, öğretim görevlileri, rektör ve delil karartan kafeterya sahibi olmak üzere tüm sorumluların cezası da kesilince alnı daha ak, başı daha dik olacaktır.

   Ülkücüler en yakında Hasan Şimşek şehidine bu kadar sahip çıkamamasının günahını çıkarırcasına Fırat’a sahip çıktı. Fırat bir sembol, bir dönüm noktası oldu. 18 temmuz, binlerce kişinin sabrının sonudur. Sahipsizliğin tesellisi ve ülkücülere yapılanın da yanına kalmayacağının emsalidir. Bundan sonra dağda eğitilen köpekler bıçaklarını savururken ağırlaştırılmış müebbet tehdidi ile baş başadır!

   2 yıl 6 ay! Acıyla, sabırla, sessizce bekledik. Ülkücü hareket kendine yakışan vakarıyla durdu mahkeme salonlarında. Onlarca ağabeyi, ablası her duruşma günü vazife edinip hazırda bekledi. Tüm ayrıntılar sunuldu, Fırat göz göre göre nasıl katledilmiş anlattı. Caninin zavallı savunması ülkücü hareketin geçmişine dil uzatmaya kadar varınca müsaade etmedi. Tüm tahriklere rağmen, salon dışındaki kalabalık da dahil kimse kimseye zarar vermedi, devletin polisini yormadı.

   Duruşmalardan paylaşılan fotoğraflarda bir türlü anlam veremediğim, haddinden fazla rahatsız olduğum ve yakıştıramadığım sırıtışlar hariç avukatlarımız takdir edilesi idi. Olcay Kılavuz göründüğü her an gönlümüzü yaptı. Yaptığı basın açıklamasında doğruluğundan şüphe etmediğimiz bir cümle ve teşekkür vardı. Fuat babamız, Özlem annemizle ilgili, bu dava sürecinin takipçisi Devlet Bahçeli. Bizler genel başkanımızın bu konudaki hassasiyetine dava sonuçlandığında, o karar yüreğimizde yankılandığında bari şahit olmak istiyorduk. Fakat ne bir yazılı-sözlü açıklama, ne bir tweet gördük. Bir grup konuşmasına gündem başlıkları arasına kaldı sahiplenişi elegüne karşı! Eyvallah! Eyvallah!


   Ruhun şad olsun Fırat reis! 

20 Şubat 2017 Pazartesi

Bayram


Hicret emri göğün
...
Sıcacık iklimler, odalar
Aş doluyor sofralara
Gözümün önünde uzuyor saçlarım
Turkuaz bir renk olmaktan çıkıyor
Ay bıraktığım yerde...

Gözlerimin önünde bir bayram
Ellerim ellerinde ısınıyor
Bu aynalardaki izler esenliğim
Tütünlü hisler kopuyor çağımdan
Bıçkın bir sevda koynuma sokuluyor
Aklımın başımı terk ettiğindendir ki
Bugün şirke ve şükre uzak değilim
Gözümün önünde asalar, yılanlar...

Bir çift göz yuvasında bulunma hal ekidir yerim
Bahtımın aslan payı doğuyor
Kentin sandıklarında taze çiçekler
Dolup taşıyor, taşıyor hanemde
Rüyada değil gerçekte değilim
Gözlerimin önünde bitiyor zar geceler
Ay baktığım yerde...


17 Ekim 2016 Pazartesi

Düş'ünce


/Bir Endülüs sokağında bırakılabilirdi adım
Benzer bir zarafetle yüz sürerdim toprağa
Küffar bilirdim katilimi
Bir şansmış gibi koyardım aklıma/
...

İşte ay ışığı, işte gecenin ırzı
Körpe körpe uykular soluyor kara gözlerde
Kimsenin bilmediğine dalma saatleri
Ve mecalimin reddetmediği cenk vakti
Benden ötesi ile vuruşuyorum
Susmanın şerefine e
lelcek kaybediyorum 


Kuzular nefsine doluyor zırhını
Kuzular şahin oluyor...


Mahzursuz denebilirdi hatrımın kırıklarına
Taksim ve tanzimi boğazıma dizilmiş hatrım!
Alçakta idim vurulduğumda
Okunmuş hayatlardan kaçarken
Son kez ve var güçle merhamet diliyordum
Cennet çiğneyen kadınlardan
Mevsim g
erçek bir sonbahardı vurduklarında
Düştüm; dargın, yılgın, çok damarlı
Dökülenler gövdemden fazla


Kuzular nesine doluyor aklını?
Kuzular narin oluyor...


12 Nisan 2016 Salı

Kıbrıs ve Denktaş-1



   Türklüğü ile övünen, Atatürk ilkelerine bağlılığı ile bilenen, Kıbrıs Türkünün hakları uğruna sürgün yiyen yargıç bir babanın oğludur Rauf Denktaş. 1 yaşında öksüz kalan Denktaş’ı Denktaş yapan babasıdır demek yanlış olmaz: 

'Tayyareci yapacak çocuğunu babalar
Düşman! Bu küçük tayyareciyi tanı
Kanatları altında saklayacak vatanı" Çocukken dilinde dönüp duran bu dizedeki çocuk Rauf'tur, baba ise Raif Bey. Dünyaya geldiğinde yurdu Kıbrıs, Osmanlı padişahı tarafından yayınlanan fermanla bir kiralık toprak iken artık bir İngiliz kolonisi olmaya hazırlanıyordu ve 1925’te Türkiye konsolosu atandı.1571’de Lala Mustafa Paşa’nın fethettiği, 1878’den sonra hâkimiyet-yönetim sürtüşmesi yaşayan adada 3,5 asır süren Osmanoğulları hâkimiyeti resmen bitmişti. Bir İngiliz lisesinde okudu. Üstelik okulun ilk gününde ‘Bello Turko’(deli Türk) sataşmasında bulunan Rum’u evire çevire döverek başladı. İngilizlerin adada Rumlara yapmadığı baskı ‘Türk’ içerikli en ufak bir meselede Türklere karşı yapılıyordu. Türk değil Müslüman; Türkçe değil Rumca, İngilizce; milli gün değil dini bayram; Atatürk değil dini liderler, peygamberler gibi… Babasının Kıbrıs’a dönmesi ve soydaşlarının davasında yer alması temennisi ile Birleşik Krallık’ta hukuk eğitimi aldı. Döndüğünde kendisinden 18 yaş büyük Dr. Fazıl Küçük efsanesinin tam ortasında, onun avukatlığını yaparken buldu kendini. Halkın Sesi gazetesinde beraber yazıyorlardı şimdi beraber halka hitap etmeye başlamışlardı. Hatipliği, kararlılığı Kıbrıs Türklüğüne derman olacağının sinyalleri veriyordu.


   Kıbrıs’ın İngilizlere ilhakı sonrası adada Türk’e yaşatılan bunalım Türkiye’ye göç başlatmıştı. Osmanlı’nın iskân politikasıyla yerleştirdiği aileler bir bir Türkiye’ye göç etti. Kıbrıs’ta Türk kalmayacağı endişesiyle Mustafa Kemal Atatürk duruma müdahale etti ve adada nüfusumuzun olmasının hayati gerekliliğinden bahsetti. Göç durduruldu. Nitekim yıllar içinde Rumların nüfus üstünlüğü üzerinden adada hak girişimleri de oldu.


   Rumlar enosis(Yunanistan ile birleşme) isteğiyle adada huzur bırakmazken birtakım saptırmalarla anavatanda Kıbrıslı Türklerin enosise karşı durmadığı söylentisi oldu. 1931 yılına kadar mücadelesini kongre ve siyasi cemaat örgütlenmeleri ile tek başına sürdüren Türkler, İngilizlerin enosis isyanını bastırıp tüm siyasi faaliyetleri yasaklamasıyla iyice çaresiz kaldı. Rumların enosis yanlısı EKOA terör örgütü patlamalar ve saldırılarla eylemlerine başladı. Atatürk’ün ‘Onun da sırası gelecek’ diyip fırsat ve zemin kolladığı Kıbrıs hakkında ulu önderin ölümünden sonra uzun süre dişe dokunur tek gelişme yaşanmadı. 1949’da Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak ‘Ada İngilizlerde ve çekilmeye niyetleri yok’ açıklaması yaparken Rumlar Ocak 1950’de kilise tertibiyle plebisit (oylama) yaptı. Sömürgelerinden sırayla tası-tarağı toplayıp ayrılan İngilizlerin adadan ayrılmasıyla Kıbrıs’ı kendilerine bırakacağını düşünen Rumlar %90 ‘EVET’ oyu ile Yunanistan’a bağlanma isteğini tekrarladı. Bu durum adadaki Türkleri hayli kızdırsa da Türkiye bir tepki vermedi. Hatta şubat ayında Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü ‘Böyle bir mesele yoktur’ dedi. Rauf Denktaş sonraları bu açıklamayı Türkiye’nin İngilizlere karşı koyma gücünün olmayışına bağlayıp ‘Kıbrıs Türkiye’nin hep aklında ama zaman müsait değildi’ diye yorumlamıştır. Doğrusu 1954’te Köprülü Kıbrıs üzerinde Türkiye’nin söz hakkı olduğu yönünde demeç vermiştir.


   SSCB'nin desteği ile komünist parti kuran Rumlar İngiltere’de İşçi Partisi'nin hükümete gelmesi ile sömürgelerdeki gevşeyen baskıyı fırsat bilip her koldan çalışma yürüttüler. Adadaki statükonun devamından yana olan Türkiye, iyi ilişkiler titizliği güttüğü Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler’e başvurusu ile şaşırdı. Self-determinasyon isteği reddedilen Yunanistan adada gerilimi tavan yaptı. 1957’de polis müfettişi nişanlısıyla arabada katledilince birkaç gece sonra Türk Mukavemet Teşkilatı kuruldu. Denktaş, Dr. Küçük’e göre daha aksiyoner bir adamdı, silahlı direnişi savunuyordu ve bu teşkilatı Dr. Küçük’ten gizlemeyi uygun gördü. Silahlı mücadeleyi şiddetle savunan Denktaş bunun gerekliliğini Ankara’ya kabul ettirmiş 1958’de Genelkurmay Özel Harp Dairesi TMT’yi yönetmeye başlamıştı. Adada fiziki bir ayrıma; sınır ayrımına yol açan silahlı çatışmalar devam ederken Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Londra’da bir araya geldi. Ve fakat 6-7 Eylül olayları patlak vermiş, konferans Türk-Yunan gerginliğinin artmasını önleyememiştir. Türkiye statükoyu bırakıp adanın tanzim edilmesini, Yunanistan da enosisi istemekte ısrar edince taraflar Zürih ve Londra Antlaşmaları sonunda kısıtlı bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasına razı oldular. Türkiye garantör olarak imzaladıysa da adadaki Rumları kayıran bir anlaşmaya engel olduğu söylenemez.


   Nitekim Rumlar az bir zaman sonra Türkleri azınlık statüsüne sokan tekliflerle enosis hayalini dillendirdi. Türkiye’nin reddi bahanesi ile terör yeniden sokağa indi. 21 Türk katledildi. Denktaş Türk askerinin adaya gelmesini elzem görüp davette bulundu. Türk Silahlı Kuvvetleri 4 jet filosu gönderdi. Ve Denktaş’ı dünya kamuoyuna taşıyan olay bu süreçte oldu. BM Güvenlik Konseyi tarihinde hükümet temsilcisi ya da BM görevlisi olmadığı halde konuşan tek lider oldu. 'Türkiye’siz çözüm olmaz' vurgulu 1 saatlik tarihi hitabet dünyada yankı yaptı, Rumlar ve Yunanların azami hazımsızlığı Denktaş’ın adaya girişini yasaklatacaktı. 4 yıllık sürgün işte böyle başladı.


   Yunan ile pazarlığın da sonuç vermediğini gören Türkiye adaya asker gönderiyordu. Denktaş’ın Yunanları adayı silah deposu haline getirdiği şikayeti Türkiye’yi yavru vatana sahip çıkma konusunda harekete geçirdi. ABD, İngiltere ve Yunanistan’a nota verildi. Yetmedi, Cevdet Sunay ‘…yarım saate Kıbrıs’tayız.’ dedi. İsmet İnönü, müttefiklerle ittifakı yıkabileceklerini Times’e yazdırdı. Artık Türk-Yunan sözde dostluğu bitmiş, savaş ihtimalleri konuşuluyordu. Adanın tanzim edilip Türk federasyonu tek çıkar yol deniyordu. Denktaş’ın uzun zamandır ‘iç içe değil yan yana’ çözümü tek yol olarak görülüyordu. Ne pahasına olursa olsun Kıbrıs’tan vazgeçmemek vardı artık dillerde, adı çoktan ‘milli dava’ olmuştu.


   Lozan’da İngilizlere bırakılmış olsa bile adanın mukadderatı konu olduğunda Türkiye Cumhuriyeti’nin söz sahibi olacağı açıkça belirtilmişti. Gel zaman git zaman Türkiye söz sahipliğini kullanmakta giderek ustalaşıyor NATO’ya rağmen Sovyetlerle görüşüp yanında olmasını istiyordu. Türkiye’nin batı sadakati gösterilen tepkisizlikler üzerine rafa kaldırılmıştı. Meşhur Johnson Mektubu’nun tesiri baş eğme değil kafa tutma olacaktı. Nitekim bu mektup Türkiye’nin Kıbrıs harekâtı planını bozmayı tehditle sağlamayı amaçlıyordu. Rumlar ABD’nin bu ayar verme girişiminden memnun olmuştu. Fakat Türkiye’de adaya asker gönderme konusunda meclis tam destek görmeye ve Kıbrıs için protestolar devam ediyordu. 1965’te Yunan uyrukluları Türkiye’den sınır dışı etme başladı.


   4 sene boyunca Ankara’nın Kıbrıs politikalarını gölge gibi takip eden ve hatta bizzat şekillendiren Denktaş zaman zaman Kıbrıs’a kaçak girme yollarını aradı. Adadaki şiddeti ve yasakları gündemde tutmuş mücadele ve müzakere senaryoları hakkında gece-gündüz çalışmıştı. Sovyet desteği sonrası Küba benzetmesi ve giriş yasağı için manastır benzetmesi yapmıştı. Nihayet adaya gizlice gidebildi ancak Rum polisine yakalandı. Göbek adı Yılmaz olan Denktaş gibi bir lider tabi ki dik durdu ve ‘Kıbrıs’a girmem gerek’ sert tavrını koydu. Bu riskli yolculuk hapishanede son bulsa da Türkiye yavru vatan evladının bu habersiz kaçma girişimini diplomatik yollarla çözdü, Denktaş serbest bırakıldı. Denktaş’ın Türkiye’deki faaliyetleri ve Yunanistan’ın bitmek bilmeyen tehditkâr çıkışları Türkiye’de tüm siyasi partiler ve askerin ağız birliği etmesini sağladı. Artık Türkiye Kıbrıs konusunda taviz vermek istemez ve sert dil kullanmaktan imtina etmez oldu.


   Demirel hükümetinin ‘en büyük davamız’ dediği Kıbrıs için 'gerekirse kimseye sormaz işgal ederim' çıkışı heyecan yarattı. 1. Ecevit hükümeti de barışçıl federasyon teklifini yaptı. Sonuç alamayan Türkiye’nin Ege Denizi’nde yaptığı tatbikat panik ve rahatsızlık oluşturdu. Yunanistan 53 savaş gemisiyle yapılan tatbikat sonrası kıta sahanlığı-ada sahanlığı polemiğini başlattı. Bu süre içerisinde Kıbrıs’ta Denktaş’ın deyimiyle Bizans Oyunları sürüyordu ve 15 Temmuz 1974’te Yunan destekli terör örgütü EOKA’cı Sampson darbe yaptı. Türkiye garantör olarak İngiltere’yi beraber müdahaleye davet etti. BM nezdinde batının Türklerin Kıbrıs hassasiyetinden uzak ve ters duruşu anavatan Türkiye'ye kendi başına hareket etme ortamını doğurdu. Türk ordusu alarmda idi, Denktaş Kıbrıs’ta tetikte. Hazırlıklar ve olağanüstü MGK toplantıları ile Ayşe’nin tatile çıkması müjdesi sabaha karşı Kıbrıs Türklerine verildi. Denktaş büyükelçilikte sevinçten ağladı, Mehmetçik adada sevinç ve hasretle karşılandı.


   20 Temmuz 1974, saat 05.00. Türk paraşütçüler yavru vatana ayak bastı. Kıbrıs Türklüğünü öksüz bırakmayan, tüm uyarı ve yaptırımlara rağmen kararlı bir hükümet ve devlet vardı. Senelerce barış odaklı masaya oturan, adaya asker gönderen Türkiye artık yumruğunu çığırtkanlıkla, zorbalıkla iş yapan Yunan'a, Rum'a indirmeye gitmişti. Tarih sahnesinde iki kadim millet ve bir tarafın iyimserliği, sabrına rağmen bitmeyen kadim hasımlık Kıbrıs’ta çarpıştı. Kahraman Türk askeri hiç çıkarmadığı adalet gömleği ile Kıbrıs’ta soydaşının hamiliğini hakkıyla yaptı. Bu yüzyılı kapatmadan yine tek başına bir millet olarak herkese karşı durabileceğini gösterdi. Ve Denktaş… Kod adı 'Toros' namı Koca Bozkurt! Kürşad soyunun son efsanesi… Çoğunluğa karşı, güçlüye karşı, güce karşı direnişin en tatlı, en şirin yüzlüsü. Muhataplarının hayran kaldığı üslubu ile Çağdaş Sokrates, zeki, entelektüel ve cesur lider. Ve hatta Kıbrıs Türklüğünün başbuğu. “Bir millet iki devlet”in öz evladı, has evladı. Kıbrıs'ı şanlı Türk tarihine hediye eden deli Türk'e bin rahmet olsun… (Devamı gelecek)






10 Mart 2016 Perşembe

Gün Yüzü


Bu şehir ve yine bir sabah
Sıradan soluğum gün ile selamlı
Hangi zararın arifesindeysem daha kaçamadan
Dizilip peşine atıldım yine toy gibi
İhtimallerin ihtimalden sayıldığı
Bir umut, kapıma dayandığı rüyaların tersine
Uyandım yine Medine’den uzak
Sönen sokak lambalarının kendi zavallı öyküsünde
Yükseldikçe çirkinleşen seslerin arasındayım.
Siyahî değilim diye hor bakılmayan
Orta kuşaktan halliceyim bugün
Yurtsuzluğuma kokular sürerek bu sabah
Elimde olmadan uyanıverdim.

Yorgunum fakat gönüllü olabilirim
Bugün mesela satılığa çıksa;
Olayazan göz temaslarınız ayaküstü
Birkaçı Romalı kibrinde kaldırımlara yabancı
Birkaçı hiç çiçek olmadan büyümüş bakışlarınız?
Geceyi dişleyen keman sesinden ne bulduysanız
Hepsini satsak yemyeşil güneşli bir pazara?
Yorgunum,
Fakat hiç yılmadan doğuyor güneşiniz
Beni tenzih etmeden büyüttüğü tendeyim.

Düştüğüm çağda akıllar cehennem
Evrensel acıların tanrısız sanıldığı yerküredeyim.
Bu şehir ve yine bu sabah
Yaramaz övünçlerle bir dolu ceplerin
Alkış etmeyecek hayallerin kabrindeyim.
Şansıma selamet
Bana doğmayacak günleri gözlerinden öperim.

2 Şubat 2016 Salı

Gölge



Bir varlardı bir yoklar
Bank bank zimmetli anıların içinden
Benzerinin bir başka benzeri aşklarla
Geçecek bir çoğu ağırlaşan gölgemden
Dilsiz ezberlere zorlanacağım
Tenezzül bekleyen kulun işleri;
Bir kadın birkaç olacak
Bir adam birkaç adam
Aynı masada sırıtan iki heveskar
İlk mi ilk son mu son
Bir çift olacaklar nesirleşecek hisleri


Bir var oluyorlar bir yoklar
Ağustos başı zaman aşımı içindir.
Delikanlı imasında ve imlasında bir bey
Kadim bekleyişi peyda olacak konuştukça
/Garson bırak şimdi asitli şişeleri/
Saçlarına kadar utangaç bir taze
Hatırı sayılır bir ayrılık kadar sevmiş
Hiç sevmemiş gibi gidecek
Gidebilecek bu beyefendi!
/Garson hesabı sen sor/
Tunç inatlı yetimler kalacak dallarımda
Asi başından okşanmamış hiçbiri


Bu parmaklar sığacak halkalara
Ez bunları sığacak bunlar
Tenezzül bekleyen var mı kuldan?
İşte ömrünü sunacak bu ensar
Ağyar değil eş sesli sinem, tenim
Ruhban kokuşlu ümidin son durağı
Burası, bu parmaklara güzar
Gün gibi gece gibi peşpeşe
Hep varlardı ama hiç yoklar

Sevmek kan-terli bir iştir.

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...