4 Aralık 2015 Cuma

Âşıklar Ölmez: Ömer Lütfi Mete


   Haydi Bismillah! diyerek başladım. Kendi döneminde öyle veya böyle her insanın hayatına iştigal eden bu adamın tanıyanın kayıtsız kalamayacağı bir dizi özelliğini yazacağım. Kendi ifadesiyle seraptan hoşlanan bir idealistin tam anlamıyla bir idealist yaşamı söz konusu. Tanıyanların ısrarla derviş diye vurguladığı karakteri, tipik Karadenizlilik mizacı ile müsemma. Ve fakat çatık kaşlı haliyle bile sevecen ve kırmadan uyaran bir üst erdeme sahip. Erdemlerin en yücesi tevazuya koltuklarını kabartma ironisi yaşatacak kadar hakkını vere vere alçakgönüllü.  Milli, muhafazakar, gerçekçi fakat iyimser, mutasavvıf, tam bir hal ehli. 

   Sanki her şey, eline bir kâğıt kalem almasına bakıyor gibi bir kaynak, bir menba-ı hazine. Zamanın vurdumduymaz, serserice akışına inat daracık vakitlere sığdırılan onca eserine bakınca bir yetenek timsali. İman, dava ve sadakat ispatında bir münevver. Ömer Lütfi Mete esasen  bir yorum adamı. Siyaset yorumcusu, toplum yorumcusu, spor yorumcusu, din yorumcusu, fikir yorumcusu, sanat yorumcusu. Eserleri bu yorumlamalarının ekseninde var olan bir sanatçı.

   İlk kitabı ‘Eşekler Kitap Okumaz’ı nasıl basılı yakıt olarak kullandığını ifade etmesi kendiyle barışık olmanın sınırlarını zorlar. Kitabına yasak beklerken devletin koyacağı yasaktan daha büyük bir çile yaşatır sürekli ev değiştiren Mete’ye satılmayan koli koli bu kitap.

   Ezan Günü, değişen ezanın diline Türk milletinin bağrından bir serzeniştir. Tek parti dönemine ve bu dönemin bitişine 1989’dan dönüp bakar. Onun gördükleri kimi gözlerden farklı değildir. Ancak Mete bunu dile getirecek dik duruş ve keskin kalemdir. Türk milletinin vicdanının sesi olma görevi onu devlet ve istihbarat hakkında araştırma ve yazmaya da iter. Balonya Tüneli, İtfaiye Yanıyor da bu görevin alaycı, hicven sunuşudur.

   Çığlığın Ardı Çığlık, bir işkence romanıdır kimine göre, yasaklanır. "Kimsenin aleyhinde olmayan kendi aleyhindedir." diyerek başlar söze. Koğuştan hayata, hayattan koğuşa, anadan oğula, oğuldan anaya, kardeşten ayrı görüşteki kardeşe, sevgiliden sevgiliye söz ede ede 12 Eylül'ü konuşturur bu kitap. Bu kitap darbenin sol kefesine yanaşma popülerliğine tepki olarak dar ağacındaki adaleti(!) edebi zemine taşıma adına kefenin diğer tarafını anlatır. Psikolojik tahlilleri ve teşbihleri olağanüstüdür. Utanılası mazi, zayıfın yanında ve güçlünün karşısında dillenince tekrar tekrar okunası bir eser halini almıştır. "Dava adamı olmak derttir ruhcağızım; yaratılıştır." okuyucu ile dertleşmek için bir tekliftir. Karşılıksız bırakmamalıdır. 

   Asker ile Cemre romanında hafız Asker’in kendisiyle çatışık bir aile modeli karşısında iç sesine uzanır. Hafızın bu rastlantıda beliren kibrini yenişi/ yenemeyişi, Cemre’ye olan hisleri ile nefsi arasındaki gel-gitleri, putlaştırılan yol ve objeleri konu alınır. Hemen her kitap ya da senaryosunda yer verdiği bir rol model müslüman burada Hafız'ın Ekrem hocasıdır; yazarımız öyle bir mürşitlik kuşatır ki gönüller onu bulsa kapısından ayrılmaz. Mete, dini yaşamadaki çelişkileri çok kere konu alır. ‘Hacıyağı ile Parfüm Arasında’ kritiğini yaptığı çelişkileri cömertçe sorgulamanın sonucudur. ‘Allahsız Müslümanlık’ bu anlamda bir başucu kitabıdır.

   Senaristliğiyle de beyaz perdenin yasaklıları arasındadır. ’Gülün Bittiği Yer’ bir hafta durmaz sinemalarda.  ‘The İmam’ filmi senaryosunda yine bir imamhatiplinin hikâyesi ile çıkar karşımıza. İslamiyet nedir, ne değildir temalı uğraşıları onun fazlaca rahatsız olduğu toplum-din ilişkisine atıflarla şekillenir. Evet, atıflarla. Senaristliğinin ilk yıllarında bir çalışmasına ayet, hadis ve atasözü eklenmesi teklifine kesin bir retle cevap veren Mete vaazlı sinemadan nefret eder. Sadece düşündürmek tüm eserlerinin en samimi ifadeyle ilk tesiridir. Ki bu onun bir gözlem ustası olmasının kaçınılmaz yan etkisidir. Günümüz din ve ahlak yaşayış çarpıklıklarını en çarpıcı örneklerle sunup ‘Müslüman olma sorunu’nu çözmeyi ister.

Öğrenim hayatının sürdürürken terzilik ve matbaacılık da yapar. Mete en çok da gazetecidir. Çeşitli gazetelerde köşe yazıları yayınlanır. Sabah Gazetesi, bir liyakatsiz genel müdüre bırakılmadan önce yazılarını yayınladığı son gazetedir. Kendine has üslubu bir sineğin bir adamı uyutmayışını konu ettiğinde bile yazısını okunulası kılar. İmam Şamil’in mücadelesindeki ‘yüz kamçı cezalı’ efsane hikâyesini Mete’nin soluksuz okutan anlatımıyla okumadıysanız hala bu şansı kendinize bağışlayabilirsiniz demektir.

   İsminde ‘aşk’ bir şekilde yer bulsa da entrika ve hırs temelinde çekilen dizilerden daha fazla verir aşkı senaryolarında. En azından entrika değil mertçe bir kavgası vardır kahramanımızın. Deli Yürek’te Yusuf’un etrafında dönderir aşkı, Kurtlar Vadisi’nde Elif’e teslim eder. Kuşçu’yu hanemize soktuğunda başköşeye buyur eden bizler bir açlığın Mete önsezisi sayesinde kıyısından dönmüştük. Vadide ise Ömer Baba’nın kıssadan hisselik hikayeleri izleyiciye medet olur, öğüt olur, ümit olur. 

   Ve edebiyat öğretmeni olan Mete’ye kimisi nesir yaz der, kimisi şiire ağırlık ver. Üçüncü bir yol keşfine çıksaydı şüphesiz onda da başarılı olurdu. Hakikat efendim, gizlenemez; 12 Eylül için 
‘…Babam adil
Babam katil’  özetindeki zekâyı, teşhisi, adaleti, duyguyu Kısakürek’in ifadesiyle ’sefil pohpohlama edebiyatı ile’ övmekten münezzehiz. Kendisine ‘kafiyeperver’ demekte haklıdır. Hatta zengin kafiye adamı desek yanlış olmaz. Ucuz ve zorlama kafiyeleri Türk edebiyatına layık gören sözde şairlere Mete’nin annesinin ölümünü anlattığı
“…
Anamın yüzü mehtap mehtap
Şekli var, hazzı yok
Anamın sözü kitap kitap
Dili var, ağzı yok
Anamın özü bitap bitap
Eli var, nabzı yok” dizeleri örnek olmalıdır.

   "Kanından tapusuyla ocağımdır bu zemin" dediği bu toprakların "soyuna kurban olduğum" dediği şehitlerinin destanını da şiirleştirmiştir. Mehmet Akif kadar usta, Arif Nihat kadar çoşkulu:

"...İşte namazındayım, işte veda bayramı
Sundular bu mercan sükutta sonsuz meramı
Gayrı rahatta buldum canıma ilk haramı
Yalnız senin rütbene hasret sarar yaramı
Kalmayacak gümüş hilal okçusundan mahrum
Irz diye devraldık yayına kurban olduğum
Şehidim, ruhum, melekler katında alptuğum"

   Bir de ‘Gülce’ var… Ah Gülce!
‘Muhteşem belaya nazır’ halde ‘bir gamzelik rüzgâr’ bekleten Gülce!
‘Güzelliğin zulme çaldığı sınır’da baş döndüren Gülce!
‘Buram buram zehir’i yâr ettiren Gülce!
‘Korku nedir bilmeyen’i tir tir titreten Gülce!
‘Her saniyede bir can’ verdiren Gülce!

   2008 Temmuzunda geçirdiği ağır kalp krizini bir sonraki kalp krizine kadar ‘Öldüm de uyandım’ ifadesini tam anlamıyla karşılayacak şekilde atlatır. Fakat el-Hak; ölüm var! 2009 Kasım 18’de bu dünyadan ayrılır. Sürekli acelesi olan bu adam erken ölüme iltifat buyurup, ziyadesiyle sırtlanır giderken. Yiğidin burcu ölümdür, gider. Hayata bakışı ‘Allah var, gam yok’ deminde olduğu üzere gider.

“Ayrılık kuru bir vehim
Ayrılan kim? Ayıran kim?”

Uzun uzun uzanıp divanına keşke daha fazla yazsaydı. Rahmet olsun…

26 Kasım 2015 Perşembe

Konar Göçer

Bir gün bir firkatin üstüne
Birkaç dem içeriz ellerimiz üşürcesine
Soluksuz dinleriz hanı
Kan içre kan çeker tahttan düşen hikayeleri
Kendimize doğarız kimse yoksa nazarda
Nazarda doğar nazarda ölürüz
Yeni yurtlar kurar kırkla dayanır
Göçer de konamaz gönlümüz

Tan yeri ne siyah!
Dünden gayrı ahirden de siyah
Hatibi uykuda zilletin
İlanen satılık düşlerimiz,
Lam bir tarafta, diller elifsiz
Can kustuk sevdikçe can vurduk
Sımsıkıydı avuçlarımız ter tuttuk
Yaşa düştü, yola düştü gözümüz
Ha dedi Yunus'un zikri
Ha dedi attı yürek
Komadı hiçbir çadır yerde gökte
Konar da göçemez gönlümüz

18 Ekim 2015 Pazar

Hatun Kişi Niyetine


Rızam olmadan öldürüldüm
Kelli felli bir sefanın sefaletine akıtıldı kanım
Er kişi kayırganlığında
Cam kenarı tek bilet
Yola saçıldı kuru mercan tahtım

Kim bilir hangi gözde sarhoşken yüzüldü derim
Kim bilir hangi gözde unutturdu adımı
Ah bulaştı katlime oluk oluk
Mezartaşım ondurmaz dualar yazılı
Yangının orta yerinde sesim
Kesif bir ağıt, sisli veda
Birkaç sigara, birkaç tane daha
Gül renginde iken söndürüldüm.

29 Eylül 2015 Salı

Bülbülün Aslana Yakarışı-2


Aynı zamandı;
Şafak sökümüne kadar uzunca
Uzunca ve tek öğün karanlık bastı koynuma
Nur içi nâr, nâr içi nur hemdeminde
Sevdamı ufaladı parmak uçlarında
/…/
O aslan ki lâl, derin, halîm
İki kelâmsızlığın haşmetiyle
Boşalttı semâmı, düşman başına
Müjdemi geri isterim!

Demir pençeli rüzgârın üstüne
Kaç kanat çırptı şu ölmez denenler
Kaç dönencede öldüm dirildim;
Cürüm var, sır var, âlem var...
Yıkayın bu şehri kimse kötü değil

Senden özge yuvam mı var?

Bir temaşa arşta buncası
Değilse ya ben seni sever miydim?
Huyunu suyunu çileledi Bostancı
Sen garezinde ruhum üfledi
“Selam” dedi ey sabreden
Müjdemi geri isterim;
Bahar var, şiir var, naz var, söz var.



2 Eylül 2015 Çarşamba

Oyuncaklı Şiir


...
Şiir öğretilmiş lanetlilere sorun
İlkini babama yazan ben kayıp ettim
İşten dönüşünü müjdeleyen pencere
Ve şeftali kesişini anlattığım dizeleri
Masumiyet boy pos atmıştı iyice
Günü gelmişti bir ocağa yuğdum hevesimi
Bahsinde şad olan Çiçi Yabgu’ya sorun
Sırrımı ancak kırkıncı kanatımda ezdim
Kaç ünite nun tütsülü dokunuş
Kaç ıhtırılmış gece mahnisi dinledim
İki sevgili iki yanda;
Hep gülümsemeli çehreli
İkisine de çocukluk ettim.

Bazen ki çoşkun kaynaklı telaşımdır,
Korku sızar oramdan buramdan dur durak bilmez
Cam elyaflı sinirler karşısında daha bi’ hislenirim
Kahır dolup ekseriyetle
Kızışın en kibarcasına vurulurum bir yandan
Cezamı cezbelerle çekerim.
Yine bir cuma bir parça sakinliğe muhtacımdır
Ateşli hastalık çalındı mı kulağıma bir de
Tuzuma tuz katılır Akdeniz koylarında
Bir rakı masasında bırakılır adım
Neye yemin etsem elimde kalır.


İki sevgili iki yanda;
Biri yanıma uzanır rüyasını izlerim
Diğeri belirir dilinde Rahman olanın adıyla
'Tırnağın varsa' der bir sevgili
Diğeri ‘başımı kaşısana’ gözleri güleç
Zan ile gerçeğin atlasında gittim geldim
Aldım verdim kimseyi yenemedim
Sayemde üryanlar şimdi sırt sırta 
Ve küskün ve serkeş
Hep gülümsemeli çehreliydiler
İkisine de çocukluk ettim.

13 Ağustos 2015 Perşembe

Kampüste Türk Olmak




“Karışınca gövdem yurdun topraklarına 
Ruhum uçar ırkımın bayraklarına, 
Varlığının sevgisini onlara taşır; 
Kendisi de ay-yıldıza belki karışır!”

Hüseyin Nihal Atsız


   Toplumsal tepkisi ‘karşıt görüş’ parselasyonuna kurban edilmiş Türkiye’de bozkurt işareti  yapan o elden tutacak çok da kişi bulunamadı. Yine! Çünkü şimdi de Rabia yapmanın makbul olduğu zamanlardı. Fedai sermayesini kampüste çarpıştıran karşıt görüşlü iki grup değil zorba ve işgalci tutumuyla üniversitede yuvalanan terör uzantılı bir grup ile legal bir gençlik hareketinin mensubu tertemiz bir genç vardı karşı karşıya. Bunu dile getiren acılı babanın sözlerine yanlı müdahale etme terbiyesizliğini yapan yılların habercisi şişkinliğindekilerin vebaliyle başlanabilirdi bu meseleye. Konu Çakıroğlu. Gülümseyişinde meseleye hakimiyetinin ince göndermesi...

   Yetkilileri uyarmayı  ‘vicdani görev’ edinen megafon konuşması paylaşıldı ve bu görevi on kişi de kalsak yürüteceğiz ahtını veriyordu. Bölüm birincisiydi. Üstelik terör yapılanmasının, üniversite yönetimi kayıtsızlığı ve hatta şımartışını arkasına alarak sınava girişleri engellemesinin kurbanı olmasına rağmen en başarılı öğrenciydi. Çalışkanlığı ve ağırbaşlılığıyla hocalarının takdirini kazanan bu gencin formasyon dersini sabote eden bir öğrenciyi(!) uyarması ne zamandır süren gerilimin kanla sonuçlanacak kıvılcımı oldu. Alnında günler önce birkaç Pkklı tarafından darp edilişinin izi!

   Görevini yapmayan kolluk kuvvetlerini iyi biliyordu. 1,5 ay önce de polislik sınavını kazanmıştı. Kolundaki dövme engel olunca ‘kafası çalışan adam’ realitesiyle hoca olmaya karar verdi. Akademik kariyer için Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü’ndeki abileri-ablalarının yanına gitti şehit edilmeden tam bir gün önce. Kafasına koymuştu ortaöğretim ve alt dönem üniversiteli kardeşlerine ders veren, alanı değilse bile konunun bilenini bulup yardım isteyen, kardeşlerinin biricik ağabeyi olan bu babacan genç hoca olacaktı. Aklında annesini kira derdinden kurtarma sözü!

   Bir evin tek çocuğu. Büyüse de anne babasının ‘daha çocuk’ dediği. Doğmamış çocuğuna öğütler yazan, kız arkadaşını evine bıraktığında kardeşine ‘Buraya kadar bana emanetti, şimdi sana emanet’ diyen bu genç, öğretmen adayı biri tarafından profesyonelce katlediliyordu! Kadına bakışın günbegün artçı depremler yaşadığı dönemde böylesi erdemli, böylesi efendi bir gencin aksi kalıyordu keşke’li cümlelere.

   Ekmek parasının eşyalaştırılmış tezahürü Fırat’ı polis aracına aldırmadı. Üniformalar vicdan denen mefhuma göre baya küçük kalıplı yapılmıştı. Dilekçe verip hakkını aradığında oralı olmayan o pespaye düzenin maaşlı korkuluğuydu bunlar. Aort damarı kesikti Fırat’ın. Kanı ılık ılık akarken bu ülke hamiyet sahibi bir yiğidini kaybediyordu. Ölüm bir ırmaktı, girecek yeri çok, çıkacak yeri yoktu. Fırat o ırmağa atlamış fısıldayarak uzaklaşıyordu: son sözleri o hep istediği şehadet!

   Devlet malına zarar verilen yerde, Türk’ün şanlı bayrağı yakılan yerde, kampüse gerilen brandada ismiyle, resmiyle canı hedef gösterilen yerde, eğitim hakkına teröristlerce peşkeş çekilen yerde ‘adam aldırma da geç git’ diyemeyişinin şerefini  bırakıyordu ülküdaşlarına. Öyle ya, Allah'a yemin ederek başlamıştı, şehit ve gazileri de şahit tutmuştu. Bir ölüp bin dirilmek gerekti. 

    O değil miydi kampüste  yan yana gelmeyip, kız arkadaşı rahatça okusun diye tanımamazlıktan gelen? İşte bir genç kızın; sevdiği Beyza’sının hayalleri taşlanıyordu az ötede. Ülkü şehitlerinin defterinde bir sayfa daha kan revan çevriliyor, Bornova Ülkü Ocakları duvarı defalarca baktığı o simayı şimdi sırtında taşıyordu. Musalla taşının ayakları tutmuyordu neredeyse, anneden utanıyordu en çok. Gözyaşına alışıktı ama sanki bu kadının gözünden kan akıyordu. Öfke kusan kalabalık bilmem kaçıncı intikam yeminini ediyordu cenaze evinin sessizliğine rağmen. Kopuyordu hatır-gönül, bir sadakat tahtı sallanıyordu. Şubat soğuktu hava puslu; bozkurtlar dört bir yandan son görevine koşuyordu. Fırat uçmağa uğurlanmıştı, Önkuzu ağabeyinin dizinin dibine oturmuş Cengiz ağabeyine selam veriyordu.

   Meselenin seyri sorumluların göz yumduğuyla, sebep olanların yanına kar kaldığıyla, peşine düşenlerin de sağduyu patinajıyla son bulacağa benziyordu. 'Bin yıllık kardeşlik' iddiası taşıyan ülkücü davaya mensup olduğu için sözde kardeş saydıkları tarafından hedef gösterilen ülkücü gençlerin hemen her kampüste yaşadığı zor şartların meselesiydi bu. Kampüslerde ‘Türk olmak’ suçunun mahkemesi kurulup çarmıha gerilen son yiğit olmanın değil sahipsiz kalan Türk devlet iradesinin meselesiydi bu. Çözüm dedikleri bir çözümsüzlüğün meselesiydi bu.

Hatırlardan silmeme, unutmama, unutturmama sözü verdiğimiz Fırat kardeşimizin ruhu şad olsun!




10 Temmuz 2015 Cuma

Uzun Tutukluluk Gülümsemesi


Düpedüz kanına zimmetli soluğum
Sana da bana da can sağlığı

Cemre cemre düşerdi kurşunlar korkulu
Gece 23 bedevi puluyla ucuza giden karanlık
Acı revakta bağdaşını kurar
Uyuştururdu dizlerini bahtımın
Bir kamança asi(l)ce bizi çalardı
Bizi ay ışığında kısır isyana karardı;
Nazlı ikbal, miskin sancı
Namert bir gazel, düşkün kurt aklı
Hepsi bir olup saçlarımı yolardı.

Düştüğüm dehliz yağmursuz ve kokulu;
Yasemen, lavanta, Talaslı açelya
Aynasız kullar el yordamıyla beni sorardı
Çocukluğumun inatlığı sevdana siner
Camgöbeği içkiler içirirdi içlerindeki zanna
Bir ben bildiğimdendir ki küstahça eğlenirdim
Çünkü bir ben Tur Dağı’nda görülen ateşe
Peşkeş çekerdim monarşimi hazırolda
Kefaretsiz kurtarılmak istenirdim koynundan
Sanki taze kıyılarıma havsalası yırtıcı onları;
Sanki onların katliamlarını ısmarlamışım gibi
Ama ne!

Dünden kalan sevgili
Bana mahsus sevgili
Hâsılı sevgili
Gece sabaha kavuşur soluk soluğa
Sana da bana da can sağlığı...

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...