22 Kasım 2013 Cuma

Aman El-Latif

Bildiğimi peşinen söyletecek bir yük bu
Gördüğüm,uzanıp bir içim sevdiğim düş değil
O ses,o ahenk düş değil
Kalabalık, bir kör yığın
Onu gören heykel taş değilse taş
Onu duymaya kalkmayın
Bir ses ki duyanda yetiniş aramayın
Bilse ardı sıra solan çiçeklere
Ardı sıra kesilen yağmura
Ağlayan çocuğa,yırtılan ufka
Üzülür de esirgemez birkaç damla yaş

Kimisi sevemez sevildiği kadar
Adalet bir çift yeşil gözle gelir
/Bir çift yeşil ki maviye siyaha lanet ettirir/
Adalet dedim ya
Birkaç masumu ipe götürecek şey
Gamzelerinin şahitliğidir.
İns ü cini köpük köpük dertlendirecek
Yüzünün yere düşmesidir
Kederi meşale gibi
Yaktıkça peşinden gidilir.
Düşünmeden edemezsin
Geçince sofranın başına
Nimete mi şükretsin,nimet mi şükretsin?

Tanrı cana can yaratmış
Ülgen'in en uysal kızı
Hazar'ın efendisi,
Altay'ın gök mavisi
İsmi 'tek' cismi tek,
Sanki bizim gibi bir gövde bir baş
Tanrı canına can yaratmış
Buldukça 'Aman El-Latif' deyilesi

Benim Kentim

Kaçıncı çarpışma bu
İlan edilmemiş bir savaşta
Kuralları kuralsız
Gri gökte,
Uğultulu yerde
Yine neye itilafımız?

Sakin olmam gerek
Senelerce ördüm kıyıdan köşeye
Sakındım;
Riya zırhlı yabancıdan
Benim kentim düşemez
Burçlarıma el süremez gayrimeşru hırslar
Değemez dizlerim yere
Teslim edemem,ele veremem gözyaşımı
Benim gölgemde serinlerken
Ebabil kuşları
Bitemez Ebrehe'yi yakacak taşlarım
Birkaç kelimeyle de olsa
Ben kutsandım
Uyup da ihtirasın kıt aklına
Bırakamam yaman taziyeleri
Eğlensin diye geride

Kaçıncı sınama bu
Niyetin iyisi nazlı da olsa
Bırakmam,düşerim peşine
Onun sancıları acısız
Küsmesi önce kendine hayırsız
Doğrusu bir olup yine
‘Yıkıl' buyurmadıysa Tanrı da
Zaferlerimle yenisini kut'larız

O Kız

Kız yaklaştı
Gözleri tertemiz
Büyükçe yüreği aklından önde
Onara onara büyütmüş belli
Az daha gelmeyecekti
Sözüne itibar ettirseydi
Ne iyi ne kötü biri

Kız oturdu
Serçe heyecanı ayakta
Muhabbet istedik masaya biraz da şeker
Laf lafı açtı
Kız kulesinde sözleştik
Fikrime girdi, günahıma girdi ayaküstü
/Günahın hepsi benim olsundu/
Kadehler dolacaktı
Şimdilik erteledik

Kız sustu
Yine de sevimliydi
Elinde Cemal Süreya
Tırnakları gök mavisiydi
Anlatamam gizli sevdasını
Sır dedik ya
Kız bilmiyordu siz de bilmeyin
Sevdalandığının beş para etmediğini

Kız ne güzeldi
Tane tane saçlar
Dal gibi boynunu saklar
İsminde takı yüzünde nur
Allah sanatı bu; öyle endamlı
/Tanrı dersem kızar/
İncecik sesi azıcık da nazlı
Sanırım yüzünde ay da saklı…

Kız kalktı
Mevsime aldırmadan yürüdü
Birdenbire uzak oldu adımlarında beyaz yer
Sessizce anlaşmış bir çift kanatla
Neye değişti ki şimdi sözlerimizi?
Gitti,
Düşünmedi bile; usulca
Gitti,
Bir hiç bıraktı karşımda...

Tuğram...

Miğferinden süzülüyor asaletin
Yere düşüyor kan kaplı umurum
Nişan alıyor ellerin tereddütsüz
Havada düşüyor mülk-ü aklım

Kıyama duruyor zaman
İşmar ediyor yere göğe
Bir düğümdür atılıyor da yüreğime
Bundan habersiz kapanıyorum dizlerine tuğram
Her kırpışında gözlerini hürriyetim esir düşüyor sana
O geceyi defalarca anlatışıma eşlik ediyor Almatı
Ben ilk bilirim, ben tek bilirim de
Kim bilir bu onun için kaçıncı

Günün gecenin ayın yılın ameli
Tefekkürünle doluyor
Sen seferlerinle hangi şehre doğarsın bilmezken
Şu yokuştan dönüp geliyor başı eğik akşamlar
Arzun eskimiyor dünü besliyor ha bire
Züleyha’yı dinliyorum asırlar bize elalem
Dili de tanıdık gözünden dökülen de

Sağ yanım sol yanıma darıldığından beri
İçimde kılıçlar çekiliyor
Hiç oturmamalıydın o söğüt dalına diyor
Hayli senli yanım; gizliden pişman
Yenişemeyen ben kalıyoruz kendimle ayışığında
Varıp en kuytu yerde göğe uzanıyorum
Ak kızlara gönlümce seni susuyorum

Dört nala sürüşlerine hasretim turab
Göz koyduğun hangi çağsa artık kapat
Bir bozkır toyu suretini bekliyor
Bir Balkaş, bir ben harab
Göz koyduğun hangi çağsa artık kapat
Tanrı Dağı diz vuruşunu özlüyor.

15 Kasım 2013 Cuma

En "öksüz" Türkler:Ahıska Türkleri



  Onlar Ahıska Türkleri…2700 yıllık tarihinin yaklaşık 250 yılını Osmanlı Devleti bünyesinde yaşadılar. O 250 yıl rahat ve huzurla geçen son yıllarıydı. Osmanlı’nın 1829 Edirne Anlaşması ile Ahıska topraklarını kaybetmesinden sonra karanlık ve acı dolu bir döneme girdiler nice imparatorluk toprağı gibi. Yalnız hikayeleri diğerlerinden biraz farklıydı. Teorideki bu Türk toprağından kopuşun hikayesi pratikte sürgünle devam etti.

  Onlar Ahıska Türkleri… Ekim Devrimi’nden sonra sosyalist maskeli Rus asimile politikalarının sessiz kurbanı oldular. Önce Almanya’nın Sovyetlere açtığı doğu cephesine Rusların yanında askere alındılar. Hitler’in saldırmazlığı öncesi adam yerine koyulmayan Ahıskalılar 1941’de hiçbir eğitim almadıkları halde Sovyet’in duyduğu ‘ihtiyaç’ nedeniyle 40 bin erkeğiyle kendisine ait olmayan bir savaş için cephede kahramanca savaştılar. 15 yaşındaki çocuğu bile cepheye alan Ruslar bu arada geride kalanlara hem demir yolunda çalışma zorunluluğu getirdi hem de bu bayındırlık hizmetinden ötürü masum halka ödül(!) niteliğinde planlar hazırladı.26 bin kayıpla dönüp sonrasındaki ödüle yani sürgüne tanık olan erkekler cephedeki düşmandan sonra evdeki düşmanla da mücadele etti.

  Onlar Ahıska Türkleri… “Haydi toparlanın, yolculuğa çıkıyorsunuz.” diyen Rus askerine “Nereye?” bile diyemediler. Ne alacaklardı ki yanlarına? Gittikleri yerde ne vardı, ne kadar kalacaklardı ki? Birçoğu bu arefe gecesinde bu soruların cevabını bilmiyordu. Ama eli silahlı askerlerin niyetinin kötü olduğu da belliydi. Ermeni komşularının Stalin’in aklındaki Türk tehlikesini körükleyeceklerinden habersiz safça Türkiye hayranlığı konuşmalarını yapmamışlar mıydı? Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’ndaki tarafsız politikasının seyrinin değişmesi ihtimali, Ahıskalıların Türkiye sempatisi, muhtemel birlik ve tüm endişeleri güçlendiren sözde ajanlık suçlamalarıyla dolu raporlar sürgün için Stalin açısından oldukça yeterli sebeplerdi. 1930’lu yıllarda halkın lideri durumunda olan binlerce aydın ve din adamının hapse atılması ile başlayan 10-15 yıllık sürgün planında son aşamaya geliniyordu. Ve 1944 de Gürcü asıllı İçişleri bakanının özenle(!) hazırladığı o mektup Stalin’e ulaşınca artık onun için zemin bu haksızlığa müsaitti; Devlet Savunma Komitesi gizli kararını imzalamaya hazırdı. 90’lı yılların sürgün müzesine değerli parçalar kazandıracaktı.

  Onlar Ahıska Türkleri… Nazilerle değil Türk İstihbaratı ile ilişkiye girmekle suçlandılar. “4 saat içinde neyiniz var neyiniz yok toplayın” sözü üzerine geri dönemeyeceğini düşünenler ata mezarlarından toprak aldı yanına. Sibirya’ya, Kazakistan’a, Kırgızistan ve Özbekistan’a dağıtılacaklardı. Muhtemel Türkiye desteği de engellenecekti. Bir kısmı Rus askeriyle ölüm pahasına çarpışarak Türkiye topraklarına geçti. 362.00 Çeçen, 134.178 İnguş, 68.327 Karaçay Türk’ü, 37.406 Malkar Türk’ü, 228.390 Kırım Tatar’ı ile birlikte 94.555 Ahıska Türk’ü sürgün edildi. Kendi yaptığı demir yolunda yük ve hayvan taşıyan vagonlarda üstelik.

  Onlar Ahıska Türkleri…3 saatte trenlere ulaştırıldılar. Vagonlarda insanlık dışı şartlarda meçhule gidiyorlardı.Isıtma sistemi olmayan hayvan vagonlarının her birinde 200 kişi. Tuvaletsiz, susuz, dışarıda -15, -20 derece soğukta yapılan yolculukta erkeklerin gözleri önünde utandıkları için tuvalet ihtiyaçlarını yapamayan kadınların idrar keselerinin patlamasıyla ölümü. İstasyondan istasyona açılan vagonlarda havasızlıktan boğulma. Ağlama, sızlama ve hıçkırık seslerinden sağır olan kulaklar... Kar mı yağıyordu ölüm mü bu trenlerin çatısına? Hastalıklar bir katliam getiriyordu acıya acı katarak. Nüfusun yarısı varacakları yere ulaşamadı bile. Sözde ajanların Türkiye ile bir irtibatı yoktu. Türkiye’nin de bu kardeşlerinden ne haberdar olmaya ne destek vermeye gönlü vardı zaten. O dehşet dolu yolculuk bitip vagonlar açıldığında Türk kardeşlerine ulaşanlar şanslıydı. Kazakistan topraklarına gelenler Kazak halkı tarafından bir muhâcir-ensar edasında karşılandı mesela. Bu kucaklama, sonraları vefakar Ahıskalılar tarafından dile getirilecek, kaleme alınacak bir destan olarak hatırlandı.

  Onlar Ahıska Türkleri… Gittikleri yerde yaşamaya zorlandılar. Alışmaya çalışırken Türklüklerini Gürcü olmadıklarını kimlikleri dahil her şekilde göstermeye çalıştılar. Hep “Türk’üz ve bundan asla vazgeçmeyiz.” dediler. Sovyetlerde “Türk” diye resmen kabul edilen tek halk oldular ve etnik adlarıyla hiç anılmadılar. Bu ısrarları yüzünden sürekli tehlike olarak görüldüler. KGB takibinden kurtulamadılar. Geri dönme umutları da Gürcistan direnişiyle hep suya düştü. 1921 yılından sonra komünist Sovyet yönetimin, Abhaz, Asetin ve Acarlara Özerk Cumhuriyet kurma hakkından mahrum olan Ahıska Türklerinin 1989 da Sovyet çöküşü esnasında bağımsız bir devlet kurma hayali tekrar canlandı. Fakat daha önce düşünmeleri gereken KGB eliyle etnik fitne sonucu 45 yıldır kardeşçe hayat sürdüğü Özbeklerle yaşayacağı gerilim ve hatta kıyımdı. Ne acıdır ki Sovyet can verirken bile kendileriyle uğraşmaktan vazgeçmeyecek, yıllarca hazırladığı senaryolarla kardeşi Özbek’e “Türklere ölüm” pankartı astıracaktı. Kimliği belirsiz kişilerce yürütülen karalama kampanyaları dürüstlük ve çalışkanlığı ile bilinen Ahıska Türklerini bir anda karalamaya yetecekti. Özbeklere eziyet, Özbeklerle alay etmek, Özbek kadınlara tecavüz etmek dedikoduları pazarlandı ve alıcısı maalesef ki vardı. Sonunda Ahıska Türkleri saldırılara hedef oldu. Ahıskalıların evlerine kırmızı işaret konulup yakılmasını istemekle başlayan bu üzücü olaylar binden fazla evin yakılıp yıkılması, 300'den fazla günahsız insanın ölümü, binlerce kadına, çocuğa ve yaşlıya yapılan işkenceler ile devam ederek tarihe “Fergana Olayları” diye geçecekti. 1-5 Haziran 1989 tarihlerinde yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan'dan göçe mecbur bırakılarak sonuçlanacaktı. Bölgeden göçmek zorunda kalan Ahıska Türkleri, Sovyet Guvenlik Kuvvetleri tarafından Fergana dışında kurulan kamplara yerleştirildi. Ahıskalıların büyük bölümü de komşu ülke Kazakistan'a, Kırgızistan'a ve Azerbaycan'a kaçmak zorunda kaldı. Ruslar Özbekistan’da bir oyun oynamış bölgedeki kendi azınlığını korumuş, yolsuzlukları kapatmış, Türklüğünden vazgeçmeyen bu inatçı Ahıska Türklerini tekrar dağıtmayı, parçalamayı başarmıştı.

  Onlar Ahıska Türkleri… Geri dönüş talepleri 1999 yılında Gürcistan’ın Avrupa Konseyi’ne üye olmasıyla birlikte tekrar gündeme geldi. 3 yılda başlayacak geri dönüş planı 12 yılda tamamlanacaktı. Kader bu talebin şartlarını Ahıskalılar aleyhine hazırladı. Gürcistan sürekli gündemdeki geri dönüş işini ilerleyen yıllarda çeşitli şartlar koyarak hep yokuşa sürdü. Geri dönen Müslüman Türk’e verilecek kimliklerde Gürcü ve Hıristiyan yazması, kendi topraklarına değil Gürcistan geneline dağıtılmaları gibi. Haziran 2002’de grev yapan Ahıska Türklerine 'yasa dışı mülteciler' sıfatı verilip ve yeni bir sürgüne gönderilmeleri bile istendi.

  Onlar Ahıska Türkleri…6 Ocak 2013’te Türkiye’de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın katıldığı Bursa’daki bir toplantıda Türkiye’den vatandaşlık talebinde bulundular. Arınç, “Maşallah başkan 4 bin 500 kişinin hep beraber istisnai yolla vatandaşlığa geçmesini istiyor. Bu dünyada mümkün değil. Böyle bir şey yok. Sen bana en fazla 5 kişi ver. 5 kişiyi anında vatandaş yapayım ama 4 bin 500'ü yapamam.” cevabını aldılar. 70 yıldır sürgünde oldukları hatırlatılıp ve hak istenmesi üzerine ise “Benim bildiğim Ahıskalılar senin söylediğin bu lafları söylemez" şeklinde paylamasını da yaşadılar. Bülent Arınç’ın Ahıskalıları ismi dışında tanımadığını, daha çok pkk’lı teröristlere sempati duyduğunu bilmeden bu hak girişiminden de sonuçsuz kaldılar. Arınç beyefendi salondan ayrılırken arkasından "Vatandaşlık veremiyorsanız, gönderin gitsin bu milleti" diyecek kadar da sürgüne alışıktılar.

  Onlar Ahıska Türkleri… Koskoca Türk milleti içinde belki de en bahtsız, en mazlum olanlar. Yaklaşık 600 bine yakın nüfuslarına rağmen en “öksüz” Türkler. Sözde Osmanlı hayranı ecdad torunları tarafından üvey evlat muamelesi görenler. Bir türlü anlaşılamayan katil Stalin yoldaşlığı peşinde aymazlık edenlerce yarası kanatılanlar. Onlar Ahıska Türkleri… Tanklarla geri dönme umudunu yine de yitirmeyen Türk’çe yaşamaktan vazgeçmeyen kardeşlerimiz, kanımız. "Ahıskalılar Türk mü?" cahilliğine rağmen bu yoldan dönmeyenler. Onlar Ahıska Türkleri… Acılarını asla unutmayacaklarımız.


"Ahıska’ydı burda ellerin hası

Yakıldı ateşe şenliği naşı

Kurtaluncaya dek çekecek yası

Esir olmuş canı elden gidiyor."



Üzeyir Fakîri

12 Eylül 2013 Perşembe

Eylül


  Hangisinin infazı daha acıklıydı ayırt edilemez tıpkı hepsinin eğilmeyişi gibi aynıydı. Anadolu çocuğu sehpada da asil duruyordu işte. Havasından,suyundan, can bulduğu toprakta atasından akan kandan yoğrulmuş bedeni vardı. Bir de ülkü ile şereflenmiş yüreği. 'Aman zayıflık gösterme' diyen annelerin yetiştirdiği nasıl da belliydi. Türlü işkenceye rağmen yine de devletine küsmeyecek kadar olgun ve nefsini yenmiş. Kol kırılmadı, canları gitti, bir nesil kırıldı da yen içinde kaldı. Ne ağladılar, ne ağlansın istediler. Acıydı çekildi, reklamsız. Kimseye malzeme edilmeyecek kadar yüceydi öyküleri.


  Zaman eylül, eylül kasvetli. 12 eylül dediğin 1683 olur Viyana kapısına dayanırdı Türk gibi. Çekilirdi seng-i ibret oturmuş yüreğine. 12 eylul dedigin 1921 olur karsi taarruza kalktigi yunanin pesine duserdi Türk gibi. Bitmesi gereken bir devir icin; gayretin adi Melhame-i Kübra. 12 eylül dediğin tertemiz başların yağlı urganlara layık görüldüğü gün olduğunda, tüm geçmişi bırakıp, karalar bağladı Türk gibi. O günden sonra kaç yıldız kaydı göz göre göre ve hatta 'yanlışlıkla'.


  Şimdilerde devleti ona buna şikayet edenden tutun da ölümü ardından binbir laf dönen doldu. Kimse sizin kadar 'ben buyum' demedi. Kimse yiğitlik ile suçlanmadı sizden sonra. Kimse Baktemur kadar can yakmadı mesela. Kimse bir Mustafa olarak ölüp bin Mustafa bırakamadı gerisinde, inandığı yolda. Yürürken ölüme yarım bırakmadınız Kuran'ı ama yolda bıraktınız Turan'ı.


"Onlar değil

İnfazdan celladı korkardı

Gözleri kurt pençesi

Bedeni zerre titremedikçe

Kahrolurdu bir hainin Evreni

Düzene karşı olup tasmayla gezerdi hasmı.

Bir dava ki en çok eylülden alacaklı."



13 Mayıs 2013 Pazartesi

Türk Töresine Göre Anneler Günü


   Abd mahsulü “Anneler Günü” annelerin bir gün değil her gün hatırlanması gerektiği cümleleriyle geçti yine. Bir insan hayatı için annenin değeri zaten tartışılmazken bunu bir günle anmak Türk kültüründe ne derece yer eder, etmeli bunu tartışalım.

   Eski Türk toplumlarında aile sosyal birliğin temel taşıdır. Bugün olduğu gibi toplumun organize olmuş en küçük birimi olan aile kadının yerinin gözlenmesi açısından en gerçekçi sonuçları içerir. Kadın (katun) Türk destanlarında en temel özelikleri ile evin orta direği, erkeğin can yoldaşı ve tabi ki Türk evlatlarının annesi şeklinde görülür. Fakat Türk destanlarında kadının yegane bereket kaynağı oluşu gibi özellikleri vardır ki bu Türk ırkına hastır. Han, hakan, cihan hükümdarı olduğuna bakmadan önünde hürmetle eğildiği şeref ve itibar ile donanmış kadındır.

   Destanlarında kadına nur ve ışık tasviri yapan Türkler bazı destanlarında da kadını milletin ihtiyacı olduğunda beliren nurdan ışıktan ibaret bir varlık olarak anlatmıştır. Ve hatta Türk destanlarında kadın, çoğu zaman insan değil karanlıkları aydınlatan bir ışık manzumesi, erişilmesi, dokunulması, koklanması, kısaca beş duyu ile kavranması mümkün olmayan bir nur huzmesi, iyiliği telkin eden bir melektir.

   Birçok milletin destanında kadından devam eden nesil hikayeleri vardır. Ancak bu hikayelerde gayrı meşru ilişkilere rastlamamak imkansızdır. Hatta bu ilişkilerin kabul edilemez bağlantıları vardır ki bu hikaye kahramanları mitolojilerinde baş kahramanlar bile olmuştur. Düşünün ki Yunan mitolojisinde tanrıça Athena büyük tanrı Zeus’un hem karısı hem de kız kardeşidir. Türk destanlarında ise kadın kutsaldır ve Tanrı’ya yaratma ilhamı verendir. Gayrı meşru ilişkileri ile değil Tanrının bir buz parçasının içinde gönderdiği kutsal iki buğday tanelerinden, nurdan, ışıktan hamile kalan bir namus ve şeref abidesidir. Türk mitolojisinde Ayzıt namusu, şerefi, ahlakı ve fazileti temsil ederken Yunan tanrıçalarından Afrodit fuhuş ile anılır. Ayzıt yalnızca iyinin, doğrunun ve namuslunun yanında yer alır.

   Türk destanlarında kadının yeri erkek ile kıyaslanınca daha belirginleşir. Erkek daha insani kadın ise hep ruhanidir. Eski destanlarda hakan ile kadın gök ile yerin evlatlarıdır. Gökyüzündeki temsilcileri Ay Ata ile Güneş Ana’dır. Ay Ata hakanın temsilcisidir ve göğün altıncı katındadır. Kadını temsil eden Güneş Ana ise yedinci kattadır. Buradan da kadının hakandan daha üstün ve saygın sayıldığı anlaşılmaktadır. Haliyle göğün yedinci katı kadar erişilmez olan bir kadın anlayışı hakimdir. Bir kadın hor görülemez, aşağılanamaz, tabi ki de el kaldırılamaz bir varlıktır. Farsların Şehname’sinde  saçlarından yakalanarak yere vurulan, elleri ayakları bağlanıp üzerine çıkılarak tepinilen, dövülen bir kadın Türk destanlarında asla rastlanmaz. Yunan mitolojisinde rüşvet, hile ve benzeri kötülüklere karışan ve malzeme olan kadın yine Türk destanlarında asla bulunmaz.

   Türk erkeği kadına öyle değer verir ki onun tavsiyelerine göre hareket eder. Hem kadına hitabında vardır bu ‘kutup yıldızı’ özelliği hem de yaşayışlarında. Türk erkeği sefere çıkmadan eşinin gönlünü ederdi. Manas destanında Manas’ın savaş öncesi Kanıkey’i ziyareti ve hatta sefer için bir gün daha beklenmesi düşüncesini okuyabilirsiniz. Söz konusu destandaki Kanıkey tasviri hemen tüm destanlarda vardır. Kadın ata iyi binen, iyi silah kullanan bir savaşçı ancak daha mühimi kahramanlar yetiştiren ilk eğitmendir. Ava giden ve hatta güreşen kadınlar erkeklerden ayrılan insanlar değil sadece onları tamamlayan mükemmel insanlar olarak anlatılır.

   Türk kadını aynı zamanda sadakati ile dikkat çeker. Eşine duyduğu sevgi ve saygı yanında sadakatle de ona bağlı olan kadın evin namusudur. Eşine sadakatini günümüzde de bir ölçü olarak kullanılan ‘erkek sinek kondurmamak’ ile açıklaması bir başka üstün özelliklerindendir. Türk töresinde tecavüz ölümle, göze mil çekilmekle cezalandırılırken yine Fars destanı Şehname’de ahlaksız tekliflerden tutun da çirkin konuşmalara kadar yer verilmeyen rezillik yoktur.

   Son olarak ‘hanım’ kelimesinin kökeni hakkında çok paylaşılan bilgiye gelelim. Cengiz han ile ilgili rivayetin doğruluğu yukarıda değindiklerimize bakarak oldukça mümkün görünüyor. Kadının erkeklerin meclisinde yer sahibi olması Türklerden başka neredeyse hiçbir millette de görünmüyor. Medeniyet ise kadının yeri ile kendini gösterir. Türk medeniyeti bu yüzden en eski medeniyettir. Kadına Tanrı’dan sonra en değerli yeri veren bir başka millet yoktur. Bugüne gelecek olursak özünü, atasını ve kültürünü bilen fertler ülkesine kadına şiddeti de barınma evlerini de yakıştırmayanlardır. Buna karşı duran ve örnek olan fertler ile Türk’ün yüce töresi yaşayacaktır. Anneler gününe gelince; Türk töresinde gök kadının olmuş, yer de anneler gününü kutlayanların olsun.

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...