20 Şubat 2017 Pazartesi

Bayram


Hicret emri göğün
...
Sıcacık iklimler, odalar
Aş doluyor sofralara
Gözümün önünde uzuyor saçlarım
Turkuaz bir renk olmaktan çıkıyor
Ay bıraktığım yerde...

Gözlerimin önünde bir bayram
Ellerim ellerinde ısınıyor
Bu aynalardaki izler esenliğim
Tütünlü hisler kopuyor çağımdan
Bıçkın bir sevda koynuma sokuluyor
Aklımın başımı terk ettiğindendir ki
Bugün şirke ve şükre uzak değilim
Gözümün önünde asalar, yılanlar...

Bir çift göz yuvasında bulunma hal ekidir yerim
Bahtımın aslan payı doğuyor
Kentin sandıklarında taze çiçekler
Dolup taşıyor, taşıyor hanemde
Rüyada değil gerçekte değilim
Gözlerimin önünde bitiyor zar geceler
Ay baktığım yerde...


17 Ekim 2016 Pazartesi

Düş'ünce


/Bir Endülüs sokağında bırakılabilirdi adım
Benzer bir zarafetle yüz sürerdim toprağa
Küffar bilirdim katilimi
Bir şansmış gibi koyardım aklıma/
...

İşte ay ışığı, işte gecenin ırzı
Körpe körpe uykular soluyor kara gözlerde
Kimsenin bilmediğine dalma saatleri
Ve mecalimin reddetmediği cenk vakti
Benden ötesi ile vuruşuyorum
Susmanın şerefine e
lelcek kaybediyorum 


Kuzular nefsine doluyor zırhını
Kuzular şahin oluyor...


Mahzursuz denebilirdi hatrımın kırıklarına
Taksim ve tanzimi boğazıma dizilmiş hatrım!
Alçakta idim vurulduğumda
Okunmuş hayatlardan kaçarken
Son kez ve var güçle merhamet diliyordum
Cennet çiğneyen kadınlardan
Mevsim g
erçek bir sonbahardı vurduklarında
Düştüm; dargın, yılgın, çok damarlı
Dökülenler gövdemden fazla


Kuzular nesine doluyor aklını?
Kuzular narin oluyor...


12 Nisan 2016 Salı

Kıbrıs ve Denktaş-1



   Türklüğü ile övünen, Atatürk ilkelerine bağlılığı ile bilenen, Kıbrıs Türkünün hakları uğruna sürgün yiyen yargıç bir babanın oğludur Rauf Denktaş. 1 yaşında öksüz kalan Denktaş’ı Denktaş yapan babasıdır demek yanlış olmaz: 

'Tayyareci yapacak çocuğunu babalar
Düşman! Bu küçük tayyareciyi tanı
Kanatları altında saklayacak vatanı" Çocukken dilinde dönüp duran bu dizedeki çocuk Rauf'tur, baba ise Raif Bey. Dünyaya geldiğinde yurdu Kıbrıs, Osmanlı padişahı tarafından yayınlanan fermanla bir kiralık toprak iken artık bir İngiliz kolonisi olmaya hazırlanıyordu ve 1925’te Türkiye konsolosu atandı.1571’de Lala Mustafa Paşa’nın fethettiği, 1878’den sonra hâkimiyet-yönetim sürtüşmesi yaşayan adada 3,5 asır süren Osmanoğulları hâkimiyeti resmen bitmişti. Bir İngiliz lisesinde okudu. Üstelik okulun ilk gününde ‘Bello Turko’(deli Türk) sataşmasında bulunan Rum’u evire çevire döverek başladı. İngilizlerin adada Rumlara yapmadığı baskı ‘Türk’ içerikli en ufak bir meselede Türklere karşı yapılıyordu. Türk değil Müslüman; Türkçe değil Rumca, İngilizce; milli gün değil dini bayram; Atatürk değil dini liderler, peygamberler gibi… Babasının Kıbrıs’a dönmesi ve soydaşlarının davasında yer alması temennisi ile Birleşik Krallık’ta hukuk eğitimi aldı. Döndüğünde kendisinden 18 yaş büyük Dr. Fazıl Küçük efsanesinin tam ortasında, onun avukatlığını yaparken buldu kendini. Halkın Sesi gazetesinde beraber yazıyorlardı şimdi beraber halka hitap etmeye başlamışlardı. Hatipliği, kararlılığı Kıbrıs Türklüğüne derman olacağının sinyalleri veriyordu.


   Kıbrıs’ın İngilizlere ilhakı sonrası adada Türk’e yaşatılan bunalım Türkiye’ye göç başlatmıştı. Osmanlı’nın iskân politikasıyla yerleştirdiği aileler bir bir Türkiye’ye göç etti. Kıbrıs’ta Türk kalmayacağı endişesiyle Mustafa Kemal Atatürk duruma müdahale etti ve adada nüfusumuzun olmasının hayati gerekliliğinden bahsetti. Göç durduruldu. Nitekim yıllar içinde Rumların nüfus üstünlüğü üzerinden adada hak girişimleri de oldu.


   Rumlar enosis(Yunanistan ile birleşme) isteğiyle adada huzur bırakmazken birtakım saptırmalarla anavatanda Kıbrıslı Türklerin enosise karşı durmadığı söylentisi oldu. 1931 yılına kadar mücadelesini kongre ve siyasi cemaat örgütlenmeleri ile tek başına sürdüren Türkler, İngilizlerin enosis isyanını bastırıp tüm siyasi faaliyetleri yasaklamasıyla iyice çaresiz kaldı. Rumların enosis yanlısı EKOA terör örgütü patlamalar ve saldırılarla eylemlerine başladı. Atatürk’ün ‘Onun da sırası gelecek’ diyip fırsat ve zemin kolladığı Kıbrıs hakkında ulu önderin ölümünden sonra uzun süre dişe dokunur tek gelişme yaşanmadı. 1949’da Dışişleri Bakanı Necmeddin Sadak ‘Ada İngilizlerde ve çekilmeye niyetleri yok’ açıklaması yaparken Rumlar Ocak 1950’de kilise tertibiyle plebisit (oylama) yaptı. Sömürgelerinden sırayla tası-tarağı toplayıp ayrılan İngilizlerin adadan ayrılmasıyla Kıbrıs’ı kendilerine bırakacağını düşünen Rumlar %90 ‘EVET’ oyu ile Yunanistan’a bağlanma isteğini tekrarladı. Bu durum adadaki Türkleri hayli kızdırsa da Türkiye bir tepki vermedi. Hatta şubat ayında Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü ‘Böyle bir mesele yoktur’ dedi. Rauf Denktaş sonraları bu açıklamayı Türkiye’nin İngilizlere karşı koyma gücünün olmayışına bağlayıp ‘Kıbrıs Türkiye’nin hep aklında ama zaman müsait değildi’ diye yorumlamıştır. Doğrusu 1954’te Köprülü Kıbrıs üzerinde Türkiye’nin söz hakkı olduğu yönünde demeç vermiştir.


   SSCB'nin desteği ile komünist parti kuran Rumlar İngiltere’de İşçi Partisi'nin hükümete gelmesi ile sömürgelerdeki gevşeyen baskıyı fırsat bilip her koldan çalışma yürüttüler. Adadaki statükonun devamından yana olan Türkiye, iyi ilişkiler titizliği güttüğü Yunanistan’ın Birleşmiş Milletler’e başvurusu ile şaşırdı. Self-determinasyon isteği reddedilen Yunanistan adada gerilimi tavan yaptı. 1957’de polis müfettişi nişanlısıyla arabada katledilince birkaç gece sonra Türk Mukavemet Teşkilatı kuruldu. Denktaş, Dr. Küçük’e göre daha aksiyoner bir adamdı, silahlı direnişi savunuyordu ve bu teşkilatı Dr. Küçük’ten gizlemeyi uygun gördü. Silahlı mücadeleyi şiddetle savunan Denktaş bunun gerekliliğini Ankara’ya kabul ettirmiş 1958’de Genelkurmay Özel Harp Dairesi TMT’yi yönetmeye başlamıştı. Adada fiziki bir ayrıma; sınır ayrımına yol açan silahlı çatışmalar devam ederken Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Londra’da bir araya geldi. Ve fakat 6-7 Eylül olayları patlak vermiş, konferans Türk-Yunan gerginliğinin artmasını önleyememiştir. Türkiye statükoyu bırakıp adanın tanzim edilmesini, Yunanistan da enosisi istemekte ısrar edince taraflar Zürih ve Londra Antlaşmaları sonunda kısıtlı bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmasına razı oldular. Türkiye garantör olarak imzaladıysa da adadaki Rumları kayıran bir anlaşmaya engel olduğu söylenemez.


   Nitekim Rumlar az bir zaman sonra Türkleri azınlık statüsüne sokan tekliflerle enosis hayalini dillendirdi. Türkiye’nin reddi bahanesi ile terör yeniden sokağa indi. 21 Türk katledildi. Denktaş Türk askerinin adaya gelmesini elzem görüp davette bulundu. Türk Silahlı Kuvvetleri 4 jet filosu gönderdi. Ve Denktaş’ı dünya kamuoyuna taşıyan olay bu süreçte oldu. BM Güvenlik Konseyi tarihinde hükümet temsilcisi ya da BM görevlisi olmadığı halde konuşan tek lider oldu. 'Türkiye’siz çözüm olmaz' vurgulu 1 saatlik tarihi hitabet dünyada yankı yaptı, Rumlar ve Yunanların azami hazımsızlığı Denktaş’ın adaya girişini yasaklatacaktı. 4 yıllık sürgün işte böyle başladı.


   Yunan ile pazarlığın da sonuç vermediğini gören Türkiye adaya asker gönderiyordu. Denktaş’ın Yunanları adayı silah deposu haline getirdiği şikayeti Türkiye’yi yavru vatana sahip çıkma konusunda harekete geçirdi. ABD, İngiltere ve Yunanistan’a nota verildi. Yetmedi, Cevdet Sunay ‘…yarım saate Kıbrıs’tayız.’ dedi. İsmet İnönü, müttefiklerle ittifakı yıkabileceklerini Times’e yazdırdı. Artık Türk-Yunan sözde dostluğu bitmiş, savaş ihtimalleri konuşuluyordu. Adanın tanzim edilip Türk federasyonu tek çıkar yol deniyordu. Denktaş’ın uzun zamandır ‘iç içe değil yan yana’ çözümü tek yol olarak görülüyordu. Ne pahasına olursa olsun Kıbrıs’tan vazgeçmemek vardı artık dillerde, adı çoktan ‘milli dava’ olmuştu.


   Lozan’da İngilizlere bırakılmış olsa bile adanın mukadderatı konu olduğunda Türkiye Cumhuriyeti’nin söz sahibi olacağı açıkça belirtilmişti. Gel zaman git zaman Türkiye söz sahipliğini kullanmakta giderek ustalaşıyor NATO’ya rağmen Sovyetlerle görüşüp yanında olmasını istiyordu. Türkiye’nin batı sadakati gösterilen tepkisizlikler üzerine rafa kaldırılmıştı. Meşhur Johnson Mektubu’nun tesiri baş eğme değil kafa tutma olacaktı. Nitekim bu mektup Türkiye’nin Kıbrıs harekâtı planını bozmayı tehditle sağlamayı amaçlıyordu. Rumlar ABD’nin bu ayar verme girişiminden memnun olmuştu. Fakat Türkiye’de adaya asker gönderme konusunda meclis tam destek görmeye ve Kıbrıs için protestolar devam ediyordu. 1965’te Yunan uyrukluları Türkiye’den sınır dışı etme başladı.


   4 sene boyunca Ankara’nın Kıbrıs politikalarını gölge gibi takip eden ve hatta bizzat şekillendiren Denktaş zaman zaman Kıbrıs’a kaçak girme yollarını aradı. Adadaki şiddeti ve yasakları gündemde tutmuş mücadele ve müzakere senaryoları hakkında gece-gündüz çalışmıştı. Sovyet desteği sonrası Küba benzetmesi ve giriş yasağı için manastır benzetmesi yapmıştı. Nihayet adaya gizlice gidebildi ancak Rum polisine yakalandı. Göbek adı Yılmaz olan Denktaş gibi bir lider tabi ki dik durdu ve ‘Kıbrıs’a girmem gerek’ sert tavrını koydu. Bu riskli yolculuk hapishanede son bulsa da Türkiye yavru vatan evladının bu habersiz kaçma girişimini diplomatik yollarla çözdü, Denktaş serbest bırakıldı. Denktaş’ın Türkiye’deki faaliyetleri ve Yunanistan’ın bitmek bilmeyen tehditkâr çıkışları Türkiye’de tüm siyasi partiler ve askerin ağız birliği etmesini sağladı. Artık Türkiye Kıbrıs konusunda taviz vermek istemez ve sert dil kullanmaktan imtina etmez oldu.


   Demirel hükümetinin ‘en büyük davamız’ dediği Kıbrıs için 'gerekirse kimseye sormaz işgal ederim' çıkışı heyecan yarattı. 1. Ecevit hükümeti de barışçıl federasyon teklifini yaptı. Sonuç alamayan Türkiye’nin Ege Denizi’nde yaptığı tatbikat panik ve rahatsızlık oluşturdu. Yunanistan 53 savaş gemisiyle yapılan tatbikat sonrası kıta sahanlığı-ada sahanlığı polemiğini başlattı. Bu süre içerisinde Kıbrıs’ta Denktaş’ın deyimiyle Bizans Oyunları sürüyordu ve 15 Temmuz 1974’te Yunan destekli terör örgütü EOKA’cı Sampson darbe yaptı. Türkiye garantör olarak İngiltere’yi beraber müdahaleye davet etti. BM nezdinde batının Türklerin Kıbrıs hassasiyetinden uzak ve ters duruşu anavatan Türkiye'ye kendi başına hareket etme ortamını doğurdu. Türk ordusu alarmda idi, Denktaş Kıbrıs’ta tetikte. Hazırlıklar ve olağanüstü MGK toplantıları ile Ayşe’nin tatile çıkması müjdesi sabaha karşı Kıbrıs Türklerine verildi. Denktaş büyükelçilikte sevinçten ağladı, Mehmetçik adada sevinç ve hasretle karşılandı.


   20 Temmuz 1974, saat 05.00. Türk paraşütçüler yavru vatana ayak bastı. Kıbrıs Türklüğünü öksüz bırakmayan, tüm uyarı ve yaptırımlara rağmen kararlı bir hükümet ve devlet vardı. Senelerce barış odaklı masaya oturan, adaya asker gönderen Türkiye artık yumruğunu çığırtkanlıkla, zorbalıkla iş yapan Yunan'a, Rum'a indirmeye gitmişti. Tarih sahnesinde iki kadim millet ve bir tarafın iyimserliği, sabrına rağmen bitmeyen kadim hasımlık Kıbrıs’ta çarpıştı. Kahraman Türk askeri hiç çıkarmadığı adalet gömleği ile Kıbrıs’ta soydaşının hamiliğini hakkıyla yaptı. Bu yüzyılı kapatmadan yine tek başına bir millet olarak herkese karşı durabileceğini gösterdi. Ve Denktaş… Kod adı 'Toros' namı Koca Bozkurt! Kürşad soyunun son efsanesi… Çoğunluğa karşı, güçlüye karşı, güce karşı direnişin en tatlı, en şirin yüzlüsü. Muhataplarının hayran kaldığı üslubu ile Çağdaş Sokrates, zeki, entelektüel ve cesur lider. Ve hatta Kıbrıs Türklüğünün başbuğu. “Bir millet iki devlet”in öz evladı, has evladı. Kıbrıs'ı şanlı Türk tarihine hediye eden deli Türk'e bin rahmet olsun… (Devamı gelecek)






10 Mart 2016 Perşembe

Gün Yüzü


Bu şehir ve yine bir sabah
Sıradan soluğum gün ile selamlı
Hangi zararın arifesindeysem daha kaçamadan
Dizilip peşine atıldım yine toy gibi
İhtimallerin ihtimalden sayıldığı
Bir umut, kapıma dayandığı rüyaların tersine
Uyandım yine Medine’den uzak
Sönen sokak lambalarının kendi zavallı öyküsünde
Yükseldikçe çirkinleşen seslerin arasındayım.
Siyahî değilim diye hor bakılmayan
Orta kuşaktan halliceyim bugün
Yurtsuzluğuma kokular sürerek bu sabah
Elimde olmadan uyanıverdim.

Yorgunum fakat gönüllü olabilirim
Bugün mesela satılığa çıksa;
Olayazan göz temaslarınız ayaküstü
Birkaçı Romalı kibrinde kaldırımlara yabancı
Birkaçı hiç çiçek olmadan büyümüş bakışlarınız?
Geceyi dişleyen keman sesinden ne bulduysanız
Hepsini satsak yemyeşil güneşli bir pazara?
Yorgunum,
Fakat hiç yılmadan doğuyor güneşiniz
Beni tenzih etmeden büyüttüğü tendeyim.

Düştüğüm çağda akıllar cehennem
Evrensel acıların tanrısız sanıldığı yerküredeyim.
Bu şehir ve yine bu sabah
Yaramaz övünçlerle bir dolu ceplerin
Alkış etmeyecek hayallerin kabrindeyim.
Şansıma selamet
Bana doğmayacak günleri gözlerinden öperim.

2 Şubat 2016 Salı

Gölge



Bir varlardı bir yoklar
Bank bank zimmetli anıların içinden
Benzerinin bir başka benzeri aşklarla
Geçecek bir çoğu ağırlaşan gölgemden
Dilsiz ezberlere zorlanacağım
Tenezzül bekleyen kulun işleri;
Bir kadın birkaç olacak
Bir adam birkaç adam
Aynı masada sırıtan iki heveskar
İlk mi ilk son mu son
Bir çift olacaklar nesirleşecek hisleri


Bir var oluyorlar bir yoklar
Ağustos başı zaman aşımı içindir.
Delikanlı imasında ve imlasında bir bey
Kadim bekleyişi peyda olacak konuştukça
/Garson bırak şimdi asitli şişeleri/
Saçlarına kadar utangaç bir taze
Hatırı sayılır bir ayrılık kadar sevmiş
Hiç sevmemiş gibi gidecek
Gidebilecek bu beyefendi!
/Garson hesabı sen sor/
Tunç inatlı yetimler kalacak dallarımda
Asi başından okşanmamış hiçbiri


Bu parmaklar sığacak halkalara
Ez bunları sığacak bunlar
Tenezzül bekleyen var mı kuldan?
İşte ömrünü sunacak bu ensar
Ağyar değil eş sesli sinem, tenim
Ruhban kokuşlu ümidin son durağı
Burası, bu parmaklara güzar
Gün gibi gece gibi peşpeşe
Hep varlardı ama hiç yoklar

Sevmek kan-terli bir iştir.

9 Aralık 2015 Çarşamba

Af İle...



"Vestagfirillâh. 
İnnallâhe kâne gafûran rahîmâ." 



Önce düştük nefsin pınarına
Yâr mahfilinden kovulduk geldik
Dost idik küstük geldik
Günah var, küfür yok
Bilsek böyle gelinmez oyuna;
Kaç vakti od'a saldık geldik.

Sırtımda saplantı zelil tuğra
Cidde uzak, geceler soğuk
Kibr-i ateşe uyduk da geldik.
Ey Âlemlerin Sahibi!
Dünya dedikleri bir kovuk;
Issıza örtündük de geldik.

Suçlu indik asrın ortasına
Altı günlük sürgüne geldik
Bir idik gurbet düştük
Hoş idik küle döndük
Tevbe var, yeis yok
Bildik böyle gelinmez kapına;
Kaç vakit ağladık da geldik.

4 Aralık 2015 Cuma

Âşıklar Ölmez: Ömer Lütfi Mete


   Haydi Bismillah! diyerek başladım. Kendi döneminde öyle veya böyle her insanın hayatına iştigal eden bu adamın tanıyanın kayıtsız kalamayacağı bir dizi özelliğini yazacağım. Kendi ifadesiyle seraptan hoşlanan bir idealistin tam anlamıyla bir idealist yaşamı söz konusu. Tanıyanların ısrarla derviş diye vurguladığı karakteri, tipik Karadenizlilik mizacı ile müsemma. Ve fakat çatık kaşlı haliyle bile sevecen ve kırmadan uyaran bir üst erdeme sahip. Erdemlerin en yücesi tevazuya koltuklarını kabartma ironisi yaşatacak kadar hakkını vere vere alçakgönüllü.  Milli, muhafazakar, gerçekçi fakat iyimser, mutasavvıf, tam bir hal ehli. 

   Sanki her şey, eline bir kâğıt kalem almasına bakıyor gibi bir kaynak, bir menba-ı hazine. Zamanın vurdumduymaz, serserice akışına inat daracık vakitlere sığdırılan onca eserine bakınca bir yetenek timsali. İman, dava ve sadakat ispatında bir münevver. Ömer Lütfi Mete esasen  bir yorum adamı. Siyaset yorumcusu, toplum yorumcusu, spor yorumcusu, din yorumcusu, fikir yorumcusu, sanat yorumcusu. Eserleri bu yorumlamalarının ekseninde var olan bir sanatçı.

   İlk kitabı ‘Eşekler Kitap Okumaz’ı nasıl basılı yakıt olarak kullandığını ifade etmesi kendiyle barışık olmanın sınırlarını zorlar. Kitabına yasak beklerken devletin koyacağı yasaktan daha büyük bir çile yaşatır sürekli ev değiştiren Mete’ye satılmayan koli koli bu kitap.

   Ezan Günü, değişen ezanın diline Türk milletinin bağrından bir serzeniştir. Tek parti dönemine ve bu dönemin bitişine 1989’dan dönüp bakar. Onun gördükleri kimi gözlerden farklı değildir. Ancak Mete bunu dile getirecek dik duruş ve keskin kalemdir. Türk milletinin vicdanının sesi olma görevi onu devlet ve istihbarat hakkında araştırma ve yazmaya da iter. Balonya Tüneli, İtfaiye Yanıyor da bu görevin alaycı, hicven sunuşudur.

   Çığlığın Ardı Çığlık, bir işkence romanıdır kimine göre, yasaklanır. "Kimsenin aleyhinde olmayan kendi aleyhindedir." diyerek başlar söze. Koğuştan hayata, hayattan koğuşa, anadan oğula, oğuldan anaya, kardeşten ayrı görüşteki kardeşe, sevgiliden sevgiliye söz ede ede 12 Eylül'ü konuşturur bu kitap. Bu kitap darbenin sol kefesine yanaşma popülerliğine tepki olarak dar ağacındaki adaleti(!) edebi zemine taşıma adına kefenin diğer tarafını anlatır. Psikolojik tahlilleri ve teşbihleri olağanüstüdür. Utanılası mazi, zayıfın yanında ve güçlünün karşısında dillenince tekrar tekrar okunası bir eser halini almıştır. "Dava adamı olmak derttir ruhcağızım; yaratılıştır." okuyucu ile dertleşmek için bir tekliftir. Karşılıksız bırakmamalıdır. 

   Asker ile Cemre romanında hafız Asker’in kendisiyle çatışık bir aile modeli karşısında iç sesine uzanır. Hafızın bu rastlantıda beliren kibrini yenişi/ yenemeyişi, Cemre’ye olan hisleri ile nefsi arasındaki gel-gitleri, putlaştırılan yol ve objeleri konu alınır. Hemen her kitap ya da senaryosunda yer verdiği bir rol model müslüman burada Hafız'ın Ekrem hocasıdır; yazarımız öyle bir mürşitlik kuşatır ki gönüller onu bulsa kapısından ayrılmaz. Mete, dini yaşamadaki çelişkileri çok kere konu alır. ‘Hacıyağı ile Parfüm Arasında’ kritiğini yaptığı çelişkileri cömertçe sorgulamanın sonucudur. ‘Allahsız Müslümanlık’ bu anlamda bir başucu kitabıdır.

   Senaristliğiyle de beyaz perdenin yasaklıları arasındadır. ’Gülün Bittiği Yer’ bir hafta durmaz sinemalarda.  ‘The İmam’ filmi senaryosunda yine bir imamhatiplinin hikâyesi ile çıkar karşımıza. İslamiyet nedir, ne değildir temalı uğraşıları onun fazlaca rahatsız olduğu toplum-din ilişkisine atıflarla şekillenir. Evet, atıflarla. Senaristliğinin ilk yıllarında bir çalışmasına ayet, hadis ve atasözü eklenmesi teklifine kesin bir retle cevap veren Mete vaazlı sinemadan nefret eder. Sadece düşündürmek tüm eserlerinin en samimi ifadeyle ilk tesiridir. Ki bu onun bir gözlem ustası olmasının kaçınılmaz yan etkisidir. Günümüz din ve ahlak yaşayış çarpıklıklarını en çarpıcı örneklerle sunup ‘Müslüman olma sorunu’nu çözmeyi ister.

Öğrenim hayatının sürdürürken terzilik ve matbaacılık da yapar. Mete en çok da gazetecidir. Çeşitli gazetelerde köşe yazıları yayınlanır. Sabah Gazetesi, bir liyakatsiz genel müdüre bırakılmadan önce yazılarını yayınladığı son gazetedir. Kendine has üslubu bir sineğin bir adamı uyutmayışını konu ettiğinde bile yazısını okunulası kılar. İmam Şamil’in mücadelesindeki ‘yüz kamçı cezalı’ efsane hikâyesini Mete’nin soluksuz okutan anlatımıyla okumadıysanız hala bu şansı kendinize bağışlayabilirsiniz demektir.

   İsminde ‘aşk’ bir şekilde yer bulsa da entrika ve hırs temelinde çekilen dizilerden daha fazla verir aşkı senaryolarında. En azından entrika değil mertçe bir kavgası vardır kahramanımızın. Deli Yürek’te Yusuf’un etrafında dönderir aşkı, Kurtlar Vadisi’nde Elif’e teslim eder. Kuşçu’yu hanemize soktuğunda başköşeye buyur eden bizler bir açlığın Mete önsezisi sayesinde kıyısından dönmüştük. Vadide ise Ömer Baba’nın kıssadan hisselik hikayeleri izleyiciye medet olur, öğüt olur, ümit olur. 

   Ve edebiyat öğretmeni olan Mete’ye kimisi nesir yaz der, kimisi şiire ağırlık ver. Üçüncü bir yol keşfine çıksaydı şüphesiz onda da başarılı olurdu. Hakikat efendim, gizlenemez; 12 Eylül için 
‘…Babam adil
Babam katil’  özetindeki zekâyı, teşhisi, adaleti, duyguyu Kısakürek’in ifadesiyle ’sefil pohpohlama edebiyatı ile’ övmekten münezzehiz. Kendisine ‘kafiyeperver’ demekte haklıdır. Hatta zengin kafiye adamı desek yanlış olmaz. Ucuz ve zorlama kafiyeleri Türk edebiyatına layık gören sözde şairlere Mete’nin annesinin ölümünü anlattığı
“…
Anamın yüzü mehtap mehtap
Şekli var, hazzı yok
Anamın sözü kitap kitap
Dili var, ağzı yok
Anamın özü bitap bitap
Eli var, nabzı yok” dizeleri örnek olmalıdır.

   "Kanından tapusuyla ocağımdır bu zemin" dediği bu toprakların "soyuna kurban olduğum" dediği şehitlerinin destanını da şiirleştirmiştir. Mehmet Akif kadar usta, Arif Nihat kadar çoşkulu:

"...İşte namazındayım, işte veda bayramı
Sundular bu mercan sükutta sonsuz meramı
Gayrı rahatta buldum canıma ilk haramı
Yalnız senin rütbene hasret sarar yaramı
Kalmayacak gümüş hilal okçusundan mahrum
Irz diye devraldık yayına kurban olduğum
Şehidim, ruhum, melekler katında alptuğum"

   Bir de ‘Gülce’ var… Ah Gülce!
‘Muhteşem belaya nazır’ halde ‘bir gamzelik rüzgâr’ bekleten Gülce!
‘Güzelliğin zulme çaldığı sınır’da baş döndüren Gülce!
‘Buram buram zehir’i yâr ettiren Gülce!
‘Korku nedir bilmeyen’i tir tir titreten Gülce!
‘Her saniyede bir can’ verdiren Gülce!

   2008 Temmuzunda geçirdiği ağır kalp krizini bir sonraki kalp krizine kadar ‘Öldüm de uyandım’ ifadesini tam anlamıyla karşılayacak şekilde atlatır. Fakat el-Hak; ölüm var! 2009 Kasım 18’de bu dünyadan ayrılır. Sürekli acelesi olan bu adam erken ölüme iltifat buyurup, ziyadesiyle sırtlanır giderken. Yiğidin burcu ölümdür, gider. Hayata bakışı ‘Allah var, gam yok’ deminde olduğu üzere gider.

“Ayrılık kuru bir vehim
Ayrılan kim? Ayıran kim?”

Uzun uzun uzanıp divanına keşke daha fazla yazsaydı. Rahmet olsun…

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...