12 Haziran 2021 Cumartesi

Çığlığın Ardı Çığlık



"Kimsenin aleyhinde olmayan kendi aleyhindedir. Herkesle, her tür insanla barışık yaşayan kişi, kendisiyle savaşmak zorunda Kevser. Bense kendimle barış içindeydim ve düşman kazanmam kaçınılmazdı... Yine de bunu kendi isteğimle seçmiş sayılmam... Dava adamı olmak derttir ruhcağızım; yaradılıştır... Ama buna rağmen sorumluyum... Şimdi bütün varlığımla bu sorumluluğu anlamlandırmaya çalışıyorum."

"...insanın öğrenmek için aceleye muhtaç olmadığı yerlerin başında geliyordu cezaevi." Ve hikayeye dahil olduğunuz yer tam da bahsettiği yer. Ne oluyoruz demeden
"Götürülürken korkunç bir çelişki yaşıyorsun. Umutla dehşetin mengenesindesin. Yeni bir işkenceye başlayacaklar diyorsun... Madem buna gerek gördüler, daha büyük bir vahşeti planlayabilmişlerdir... Böyle düşünmen gerekiyor... Öyle ya, öncekinden daha şiddetli bir formül bulabildikleri zaman senin direncini kırabileceğini düşünebilirler. .. Demek ki yeni numaraları var diyorsun. Böyle diyorsun işte... Oysa mantığın da isyan ediyor bir yandan. Önceki sefer yaşadıklarından daha korkuncu olamaz diyor sana... Mantığın diyor 'Bunlar yeni buluş yapmış olamazlar.' diye kendi kendine telkinde bulunuyorsun. Böylece ümitlenir gibi oluyorsun. Çünkü sana göre hiçbir şey, gördüğün işkenceden daha dehşetli olamaz. İşkencecilerin kendi kendilerini aşamayacaklarını farzetmek istiyorsun. Ee, ne olacak yani efendim; aynı işkenceleri de herhalde tekrar etmezler diyorsun. Oysa ne sürprizler bekleyebiliyor insanı?.." cümleleriyle unutamayacağınız tanıklık başlıyor. 

"İşkencezedenin sonunu araştırma arzusu önlenemezdi. Ancak bu sessiz bir çileydi... Fırsat kollayan, her kelimeden ve her vurgudan binbir anlam çıkarmaya yönelen amansız bir takip... Ama asla soru yoktu."

"Zaaf... Bütün zaaf benliğin bir kabulünden doğar. Direnmeyi, pes etmekle karşılaştırılamayacak kadar farklı bir şey saymıyorsan, kaybetmek kesindir. Pes etmek için mantıklı mazeretler aramaya başladığın an gidersin... Kaybetmeyi baştan mazur görebilmek, bence ilk zaaf. Kendimi affedebilmem için acımı paylaşması gerekenlere zarar verecek bir zaaf göstermemeliyim. Beni kasten öldüremeyeceklerini bildiğime göre, direnmemek için geliştireceğim mazeretlerden hiçbiri vicdanımı susturmaya yetmeyecekti."

"...Mesela cinsellikle ilgili sapıkça bir işlem!... Böyle bir ihtimal karşısında peşin olarak pes diyeceğimi biliyorum. Tek ümidim bu konudaki duyarlılığımın farkedilmemesi... Yahut daha iyimser bir ihtimal bu kadar alçakça bir şeye kalkışacak kadar adileşmemeleri filan. Çünkü buna katlanılamaz." nefeslerini tutarak dinledikleri bu hikayenin zaferle noktalanmasını, bastırılmış bir açlıkla beklediler: "Eğer ırz vahşetine kalkışırlarsa kendimi öldürürüm. Evet bu bir buluş."

 "Bir kurt gibi ilgililerin vicdanını kemirdiğimi sanıyordum."
"Bir idam mahkumu için kalemin kırılması ne boş, ne anlamsız bir jestti? Düpedüz batıl itikat bile diyebilirdi."

"Bir ara hakimin bakışını kaçırmayışını takdir etmesi gerektiğini de düşündü."

"Hakim de taraf olabilirdi. Hem de adil bir taraf. Mümkündü bu... Hepsinden önemlisi hakim de unutkan olmalıydı. Yaşayabilmek unutabilmek değil miydi? İnsanın kendisine karşı genel bir hoşnutluk besleyebilmesi için hafızasını çok idareli kullanması gerektiğini iyi biliyordu Bahri."

"Ölümün arefesinde sağlığa gösterilecek özenin anlamsızlığını düşününce gülümseyişi çarpık bir zenginlik kazanacaktı."

"İnsan hayatını gönlünde kaybeder. Kendi ölümü kişiye sürpriz gelmemeye başladı mı o ölmüştür. Ben bu duyguyu idam kararından çok önce buldum gönlümde. Çok önce..."

"Gurbeti uçak tüketmiş olmalıydı."

"Ben bir allegori değerinde olduğumuzu düşünüyorum ruhcağızım. İstesek de istemesek de bir sembol olduk. Bunun sorumluluğu bütün günahlarımızdan ağır. Bu halimizle hiç var olmasaydık, kendimizi adadığımız toplum için daha hayırlı mı olurduk?"

"Kendimize has olma tutkumuz bile bir tepkiydi." 

"Biliyorum bana ne yaptıklarını meraktan ölüyorsun. Oysa ne yararsız bir bilgi, bilsen. Beni ameliyata aldılar. Bayıltmayı, hipnozu, uyuşturmayı denediler. Beynim nasılsa direndi. Göz göre göre göğsümü yardılar. Oraya bir saatli bomba koydular. Niçin diyeceksin? Çok basit bir istihbaratçı tedbiri. Otopsi yapılamasın diye. Otopsi yapılır da gerçek ortaya çıkarsa hastaların doktora inancı kalmaz. Bunun için bir insanı feda etmeye değmez mi? Onların açısından bakarsan pekala milli, insancıl, hatta evrensel bir erdem bile bulunabilir bu ameliyatta."

"Hiçlikle arasındaki mesafenin belirsizliğinden saçma ne olabilirdi? Varılacak şey hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadan ona doğru ilerlerken çıldırmamak haysiyetsizlik değil miydi? İnsanın kendini ikiye bölmesi ve bu ikililikle iki yüzlü hale gelmesi. Buna hayat demesi. Şerefsizlik başka neydi? Hiç veya herhangi bir şey olup olmayacağını bilmeden ölüme gitmek. Yoo ölümün de bir denemesi olmalıydı. Mantığa aykırı düştüğünü biliyordu ama öbürü de mantıklı değildi. Kendisi ölmeden başkaları da ölüyor diye ölümü kabul etmesi mantıksızlık olmalıydı..."

"Beni ipe götüren ifadenin mürekkebi öz kanımdandı. Ama hukuk adamları onları nasıl da şehvetle okuyup benimsemişlerdi ben bilirim."

"-Bana korku vermiyorsunuz.
-Kanıksadığın için olmasın.
-Hayır, işkence kanıksanmaz!
...
-Bana işkenceyi anlatır mısın?
-Çok yorgunum. Göz kapaklarım cızırdıyor. Bir avuç kum atılmış gibi. Dizlerimden aşağısı var mı yok mu farkında değilim şu an. Beynimi kullanabilmek için, size cevap verebilmek için sarfettiğim enerjiyi ömrümden kesiyorum. Ne ömrüm var ya... Öyle bir his veriyor insana işte. Şu an ölsem de dinlensem diyorum. İşkence bu. İşkence nedir biliyor musunuz? İşkence ademoğlundan ölümü bile esirgemektir. Özü sonu bu. Dinlensem biraz size işkence üzerine ilginç şeyler söyleyebilirdim."

"Çok soyut bir planda her eylemciyi suçsuz görüyorum. Çünkü can güvenliğini korumakla yükümlü olan kişi ve kurumların yüzdeyüz başarılı olması halinde hiçbir terörist iş göremez."

"Vuruşmak çok basit bir fitneden doğuyor."

"-Hakimler... Bugün artık ülkem için umurumda olan ilk şey bu. Ne az gelişmişlik , ne iç savaş, ne sömürü, ne şu, ne bu. Ne ahlaki çöküş, ne yeteneksizliğin yetenek olması. Hatta atom bombasını bile kötü hakimlere tercih ederim. Tabii kendi canım yandığı için böyle düşündüğümü sanıyorsunuz. İşkence gören insanların birer ilahi sığınak gibi can atmayı düşlediği hakimin umursamazlığını yaşamadınız. Hadi umursamazlık demeyeyim de öncelik kusuru diyeyim. Önceliği hep, toplumun intikam duygusuna verdiler. Üstelik bence buna toplumun birer parçası olarak kendi öc arzularını da kattılar. İşkence belgeleri karşısında herhalde kamu menfaati adına 'Bunlar profesyonel, başka türlü de delil toplanamaz ki' diye düşündüler. Önemli olan delildi onlar için. Delilin ne pahasına elde edildiği değil. Daha da ileri gidenler oldu. Siyasi kanaatlerini gerekçelerine yansıtanlar. Bir tür militan hakimler türedi yani.
-İstisna bunlar.
-Siz öyle deyin beyefendi. Ama hiç kimse kendi gözlemlerini ikinci sınıf delil sayamaz."

"Sanık için kıyametin koptuğu andır hakimin işkenceye aldırmaması."

"Devletin yegane iki alameti bekçi ve sokak lambasıydı."

"Birtakım mukaddesleri olan herkes militandır... Sempatizan; militanın, korkularını yenememiş olanıdır sadece."

"...insanın kendisini, devletin, doğum mucizesiyle tayin edilmiş birinci hizmetlisi olarak görmeye çok erken yaşlarda başlaması gerekir. Tek başına bir hiç olduğunu unutmadan kendini her şeyden sorumlu tutabilecek kişiliklere yakışan bir inanç..."

"Tevekkül değildi onu bütün ölümlere olağan baktıran. Belki de kendi sonunu beyninde ve gönlünde prova etmekten kaçısın geliştirdiği yapmacık bir kanıksamada kilitlenmişti.  O son anı düşünememek için ölümü ve ölümleri yok saymaya çalışıyordu sanki."


Bu tahlilleri, bu üslubu okumanın zevkini paylaşmak istemeyecek kadar kıskancım aslında. Ancak benim sosyal paylaşım sayfamda sevdiğim eserleri kendi gözümden sunma fikri nedeniyle ilk paylaşacağım eserin bu kitap olması gerekiyordu. (Daha fazlasını yazmak isterken geciktim.) Evet bu bir gereklilik. Hakkını, okuduğum diğer eserlere yedirmeyeceğim bir baş yapıt Çığlığın Ardı Çığlık.

Gece vakti son sayfalarını gözümdeki yaş nedeniyle zar zor bitirdim. Hikayenin sonunda maalesef merakım dinmedi. Bilakis olası sonlarını düşünürken merak doluydum. Kim bilir kaç Bahri, kaç Kevser daha vardı bunu hiçbir zaman bilemeyecek olmanın sancısı ile uyumak kayda değer bir başka tesiriydi kitabın. Beni, Bahri ve Kevser ile tanıştıran Elif ve Fatih Dinç'e sonsuz sevgilerle...

Bahri'nin Kevser'e duyduğu aşkın ilmek ilmek işlendiği satırları buraya almıyorum. Zannediyorum kitabı edinenler bu satırlarda biraz dalıp gidecek, birkaç kez daha okuyacak. Kendi adıma peşinen bir başka türlüsü yazılamazdı dedirtecek, bu çıtanın aşılamayacağı kabulünde olduğum birkaç satır hele. 

Bu dünyadan iyi ki bir Ömer Lütfi Mete geçti. Ruhu şad olsun. 

14 Temmuz 2020 Salı

Kısa Kısa "Suyu Arayan Adam"


   Aydemir, Osmanlılık düşü içinde Edirne topraklarında hatırasında bir yangın ile başlayan hayatını Ankara'da bir küçük köy evinde Yunan filozof Epiktetos'un kandilini anlatarak bitirir. En delikanlı çağında Anadolu fakirliğini, kimsesizliğini bizzat tecrübe eden yazar yıllar sonra yine Anadolu toprağında inkılabın emrinde bulmuştur kendini. Bu kitabı elimize tutuşturan bu iki Anadolu seyri arasında geçen fevkalade mühim zamandır.

   Bir edebi kaygısı olmayan bu samimi otobiyografik roman 'Benim hayat yolculuğum her zaman istikametsiz, her zaman rüzgara tabi bir bocalayış oldu.' sözleriyle özetlenebilir. Bu rüzgara tabi hayatı altı çizilecek onlarca satır olarak vücuda gelmiş. Balkan bozgunundan yazarın kitabı sonlandırdığı emeklilik sonrası döneme kadar birinci ağızdan yazılmış gayriresmi bir tarih kitabıdır. İçler acısı yenilgi yıllarında koca Osmanlı çınarının çöküşü Anadolu'da yaşanırken yazar Turan düşünde Azerbaycan'dadır. Bizler onun peşinde düşüne tutunacak bir dal ararken aynı hayal kırıklığını yaşarız. Yurda dönüşü henüz bir fidan olan cumhuriyetin kararlı ve bilge önderine rağmen acemilik yıllarına denk gelir. Özellikle Afyon hapishanesinin konu alındığı bölüm bu yılların anlaşılması bakımından önemlidir.

   Kitabın en meşhur, dikkat çeken bölümü cephede emrindeki askerlere 'Siz Türk müsünüz?' diye başlayan, maalesef dinimiz ve milliyetimiz hususunda talihsiz konuşmaları işleyen bölümdür. Peygamberin yaşayıp yaşamadığı konusunda bile ihtilafa düşen bu Mehmetçikler anlarız ki Anadolu'nun sadece savaş gören yüzüdür. Veren ama almayan ve hatta isteyemeyen, köyünden başka dünyası olmayan insanların yüzüdür.

   Avrupa'dan Çin'den buhranları, devrimleri ve dönüşümleri bahis alarak genel bilgiler verir. Çok uzak olmayan tarihte esas gümbürtünün koptuğu zamanda ve yerde bulunması sebebiyle ismi dünya tarihine mal olmuş birçok kişinin yanında yöresinde bulunmuştur. Enver Paşa'nın Şark Milletleri Kurultayı'ndaki konuşmasından Stalin'in kuytu fabrikalardaki ilk toplantılarına, İskilipli Atıf'ın kaleminin kırılmasından Mustafa Kemal Atatürk'ün çiftlikteki yalnız günlerine kadar kıskanılası şahitlikleri okunmaya değer. Edirne'den Rus ormanlarını kapsayan coğrafyada olan biteni Türkçe okumak için bir fırsattır bu kitap.

Alıntılar:

"O zaman bizim neslimiz, kendisi için hiçbir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok vazife vardı. Vazife görülecek can verilecek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu."

"Biz hepimiz, bu ordu milletin askerleriydik. En ateşli çağımız onundu. Gel deyince gider ve gittiğimiz yerlerin adını bile beceremezdik. Bizim çocukluk hayallerimizi büyüleyen imparatorluğun nizamı buydu."

"Şu bizim Anadolu...Dünyayı bölüşenler orada yaşayanlara, hala bir avuç bozkırı bile çok görüyordu. "

"Ama şu bir gerçektir ki, artık kuruyacak olan ulu meyve ağaçlarının, son nefesinden önce, bütün çiçeklerinin açılışı ve son meyvelerini verişi gibi, Osmanlı Devleti de son nefesini yaşarken, tarih sahnesine, çeşitli yetersizliklerine rağmen, ideal ve ihtirasları sınırsız, bir altın nesil verebildi. Hatta biz, bu son topraklar üstünde son devletimizi bile, bu son neslin, yenilgi kabul etmeyen hayat hamlesine borçluyuz."

"Evet, herkes dağarcığında ne varsa ortaya dökecek! Hem hangi memleket çocuklarına bizimki kadar muhtaçtı?..."

"Tam İzmir kurtarıldıktan sonra ve onu kurtarana, İzmir sokaklarında suikast hazırlayan bir İttihatçı Cavit Bey, bir Şükrü Bey, bir Dr. Nazım ve arkadaşları komplosu ile bu cemiyet, Türk tarihinde son nefesini bir suçlu olarak verdi."

"Orta Asya'da steplerin ve güney dağlarının gerçek temsilcisi Kırgız'dır. Kırgız; çölü ve göçebeliği temsil eder."

"Şahsiyet toplumun talihine tesir eder."

"Rus tarihinde daima, kılıçtan ziyade hile ve tedbir rol oynar."

"Sömürge ve yarı sömürgelerde başlayan milli kurtuluş hareketleri, emperyalizme karşı ve emperyalizmi parçalayıcı birer hareket olarak himayeye layıktır. Fakat bu himaye ancak, milli hareketlerin bu inhilal ettirici (dağıtıcı) vasıflarını muhafaza ettiği müddet içindir. Bu inhilal ettiricilik vasfı, Şark milletlerinin Garba karşı yapacakları isyanlar, ayaklanmalarla kendilerini batı memleketlerinin hem ham madde yetiştiricisi, hem de mamul madde pazarı olmaktan çıkarmaları demektir."

"Birinci Dünya Harbindeki devlet cihazı da kocaman bir perişanlıktan ibaretti. Bütün harp boyunca o da yalnız bir defa Anadolu'yu görmek ve cepheyi ziyaret etmek isteyen sadrazam Talat Paşa, ancak Sivas'a kadar güç bela ulaşabilmişti. Fakat oradan, ancak maiyetindekilere de sağ sol ekerek başından savmak pahasına, kendini tersyüzü İstanbul'a atabildi. Vilayetlerde hükümet teşkilatı soba dumanı ile hela kokusu yayılan birtakım harap binalarda, sefil bir vasıfsızlıktan ibaretti. Cephe hatlarında ise ordu, bütün bu şartlara rağmen göze çarpan hiçbir disipsizlik göstermeden, belki de tarihimizin en inzibatlı harplerinden birini yürütüp gidiyordu."

"Türkiye kendi kurtuluş mücadelesinin ve inkılaplarının fikir ve heyecanlarını, sıcak bir kardeş sevgisi şeklinde bu ülkelere yaymasını bilmeliydi. Halbuki biz, bir Tunus, bir Cezayir, bir Fas istiklal mücadelesini Birleşmiş Milletlerde, Fransa'nın bir iç meselesi sayarak Atatürk'ün ruhunu incittik."

30 Haziran 2020 Salı

Ey Giden Yaşım





Hayalimde kal
Lambalı bir masada
Tuhaf ve aklımda kalmayacak şeyler
Elimde sayfa sayfa eskirken kal
Yürmi üçünde bir gonca
Kaç bucak görecekse görecek
Şimdi en arık, en meşru baharla kal
Bağımda gazellerim güzel henüz
Aynada yüzüm
Ben şimdi bu akılla hoşum
...

Semt tüm isi odama yığma telaşında
Pencere kolunda asılı kal
Işıklara kapılıp öldür görüşteki karanlığı
Işıklar kadar sabırsızım kanıma girmeye
/Heyhat hep kendimedir edeceklerim/
Kara değil, gürbüz bir gecede ama
Kulağıma yığılmış ud taksimiyle kal


Ve mesela küften hallice dünyaya
Göğün zorba süsü bulanık bulutlara
Razı değilim
Gri, kaypakların ruhundandır
İçimi çekeceğim mavi solukta kal
Kuluyum işte sahibimin
Dokundum yere, çöktüm, serildim
Peşin peşin bakıyorum göğün üstüne
Son çağın ihtilali ol emrindeyken kal
Gülüşken yazılsın gül yazıma
Hasret tartmasın isterim güzüm
İlle de gideceksen yaşımdan
Yeni dün gibi hatırımda kal

8 Nisan 2020 Çarşamba

Ya Muhammed Ya Ali!

   İnsanın hayatına dokunulması ne unutulmaz şey. Ve doğrusu ne basit. Küçüklüğümüze dair birçok şeyi yarım yamalak hatırlarız. Ama bazılarını da eksiksiz, dün gibi. Ne zaman Ayetelkürsi okusam anneannemin yanında seccadesinin kenarına oturmuş bulurum kendimi. Ya da ne zaman Fil suresi okusam karşı komşumuz rahmetli Ali dedemi parkta banka oturmuş dizinin dibinde Didem'e Ebabil kuşlarından bahsederken izlerim. Özellikle bu iki hatıra bana 'tekrar'ın önemini gösteriyor. Çocuk aklım sure öğretme çabasındaki bu iki ihtiyarı hep o anlarda resmetti zihnime. Hiçbir çocuk kendisine ayrılan vakti, harcanan emeği ve verilen değeri unutmuyor. Kızım Ülker ile okuduğumuz tekerlemeler, dinlediğimiz şarkılar, türküler, marşlar hep bir tekrar üstüne. Bilmem kaç kez dinlenmiş Arkadaşım Eşek, defalarca gülüşerek söylenmiş Komşu Komşu Huu ve Alageyik şiiri gibi kızımın zihninde rengarenk çizilecek hatıralar olacak. Biliyorum ki yıllar geçince gülümseyerek anacak her duyduğunda.

   Küçükken anneanemin evimizde olduğu günlerde öğrettiği ve yatarken söylediğimiz anonim halk edebiyatında ninni sayılan benim tekerleme sandığım dizelerle bitiriyorum. Okunan yörelerde değişiklik gösterse de benim bildiğim ve kızıma öğreteceğim bu şekilde. Sözlü olarak öğrendiğim için yazımda hata olabilir.

"Ya Muhammed, ya Ali!
Sen göster doğru yolu
Doğru yoldan ayrılmam
İmam benim gardaşım
Kur'an benim yoldaşım
Akkayada gezerken
Gökten bir beşik düştü
İçinde Halil İbrahim oldu
Ninni dedim yatırdım
Allah dedim kaldırdım
Cennetine gönderdim
Cennetinde bir kaşık
İçinde bal bulaşık
Onu yiyen dervişler
Kara kara olmuşlar
Hakk yoluna durmuşlar
Hakk yolunda bir kuyu
İçinde zemzem suyu
Eğildim su içmeye
Kanatlandım Uçmak'a
Hurilerin peçesi
Bugün cuma gecesi
Ihtırdılar deveyi
Bindirdiler Ali'yi
Ali kitap getirdi
Cümlesine selavat getirdi"


Anneannem Hazel'e ve komşumuz Ali dedeme bin rahmetle...

16 Şubat 2020 Pazar

Siyah Perçem

Rüzgar ırkı saçlarını
Koyarken koynuna
Gecenin, gündüzün ve gecenin
Habersiziz nasıl bulduk ellerimizi
Uğultunun en bakir koyunda
Bir güç tüm iradesiyle kurulu köşkünde
Alnıma çalar dudaklarını senin
Sen ben yine habersiziz, bu güç
Tek beşikte sallar uykumuzu
Rüyalara açarım gözlerimi içinde kan terin
Senin rüzgar ırkı saçların
Yastıklara vesika düşer
Rast geleni bilir
Yüzün fikrimi çalan bir deryadır avucumdaki
Kadife yanık kokusuna yüzünün
Yakarım birkaç bin alemi
Öyle doluyum ki taşsam sevgimi kusar
Betonlu kentler
Nazına oynamaya doğurulmuşum
Nazına bin kere talibim

Her şey saçlarını dağıtırken oldu
Ve olacak...
Gecenin, gündüzün ve yine gecenin içinde
Hikayem bir çift ele sığacak

19 Haziran 2019 Çarşamba

Ülker'ime

"Ve hüvellezı enşee lekümüs sem’a vel ebsara vel ef’ideh kalılem ma teşkürun" 

İçime doğmadan evvel
İçimde doğmadan evvel
İşimiz ve vakit şahitlik iken Tanrıya
Kalubelada ellerimi tutuşunla
Kendimi sana ekliyorum.
Ey hakikatimin mayası
Nihayet mertebem
Taç olup başıma konuşunla
Yıldızım diye bahtıma asılışınla
Kendimi sana ekliyorum

Kumrumun aşklı göğünden
Kaç kez estim aradım seni kim bilir
Tüm insanlığımızla aynı bedendeyiz
Aynı soluk, aynı beniz, her lokma
Mamur olsun diye dört başı dirliğimin
Yurduma hoşlarla geldin

Merakım sonsuz yumak hallaç elinde
Bu sulardan nice içsem kanacak değilim
Tur Dağı'nda sevgili, yüksek surlarda nasibim
Bildim sen kokusu görklü buhurcuya tembihli
Gülüşü büyülü körpesin
Bildim sen ezelden de eski hasretsin
Çağımdasın ya benimle hürüm, zenginim
Gelişine ne denir eksiğim ad koyamam
Bir mucizeye gebeyim.

2 Haziran 2019 Pazar

İpek'ime...



Bahar dolandı avlumuza
Nazlı gülüşünden süzüle süzüle
Ellerin ellerimize tutundu
Göğümüz kırk kere azat
Kucağımda yedi iklim yedi çiçek
Bir salı, bir yağmur, bin rahmet
Konuğum, umudum, yeşilim ve sesim
Eşikten harla boşalacaktı buz yüzüm, yetiştin
Cıvıl cıvıl öttün zaman aydolu
Kuşlar hür başımda kuşlar emin

Varsa mülkü dünyanın
Yıksın, yıkılsın, gömsün tacı tahtı
Bir kok melek diye
Bir bak melek diye
Ceylan gözlerinde renk renk ışıklar
Cümbüşlerle aksın yetimlerin saçlarına
Uzat dualarını yunsun yerin yası
Sen kefenleri çocukların üzerinden çekecek
Su taşıyan koca kelebeksin
Sen her doğumda dirilen hevesim
Çağı çağımda tutan dileksin
Gün gibi doğdun gönlüme
Gün gibi süreceksin.

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...