7 Kasım 2025 Cuma

Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı.

İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle

Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle

Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup

Kandil niyetine ağıtlar yakıldı.


Gençliğime hibe edilmiş ey cömert pişmanlık!

Seninle uzlaşabilirdik.

Pazarlık edebilirdik yaralarım üzerine

Üst üste içilmiş antların

Yine üst üste kayılmış susuşlarım üzerine 

Ne olurdu sanki uzlaşsaydık?


Telvelerini göremeden bi fincan kahvenin henüz 

Düğün gibiydi gün bağda asmalı bahçede

Bir şarkı vardı panjurlu 

Ve o da henüz bitmemişti

Sofralar kurulacaktı sonra 

Gülüşürüz diye umardım hayal bu ya 

Çattı kaşları sevgili kükredi de kükredi

Bilmedik ki gün sandığım

Muğlak ve mutlak yazgımın piçiydi.

6 Temmuz 2025 Pazar

Nihat Genç’e

Biz ağlardık o mahçup gecelerde 

Bitmeyen yangınlara en kırmızısı eklenir,

En koyuya boyardı hasret saltanatını hür vatanın 

Sen uyuyaçalarken gözlerini 

Bir garip nesil daha kalırdı tarihin koynuna 

Şimdi onunla hangi yetimlik yarışır?

Ve hangi gurbettir ki o 

Bir türlü kavuşmaz körpecik sevdasına.

Son sözü yaşatmakmış ölünün

Hey hak! Emaneti sadece Türkün boynuna

7 Temmuz 2022 Perşembe

Uluç’uma



Kokun içindi

Gök kubbeye üşüşen arzularım

Sanrılarım, sancılarım yine gök kubbeyi darlayan

Yoluna talip düşüm kokun içindi. 

 

Zaman ve tariften münezzehiz sen ve ben

Ay dolu mucize bu garibin bahtında. 

Tüm asırlar, tüm zamanlar

Dünyalar, alemler ve dahi varlık aşkına 

Ten içine sokulduğumuz can aşkına

Yeminlerin edildiği mahşer yeri, yeminler aşkına

Her şey kokun içindi. 


Bir göçüm vardı, durağımı aradım

Meramım, malumum, gözgüm, sonum

Ayakları pınar, başı gökten kat kat ulu’m

Bir çift göz bir çift gamzeni bildim, kondum.  

Çehrene damıtılmış ışıklar 

Çehren binbir cümbüşe müjdelidir;

Düğün benim, gözüm aydın, daha da şen yurdum.

Hatrın azizlerin son imanı; 

Hatrına ram eden Tanrı sensin tek, gün gün doğru’ldum. 


Ey güzel, ey kutlu ve ey zalim!

Sensiz aldım verdim nice soluğu bağışla. 

Gelgelelim onlar da kokun içindi. 



10 Haziran 2022 Cuma

Huzurdan Uzak

Doydum, yetti taştım. 
Elaleme güller serdim,
Yalın ayak taşa bastım. 
Rengarenk sanmıştım öyle ya 
Gün oldu günler oldu 
Karaya sarmaştım dolaştım. 

Körden kör, akıldan yoksun aklım
Başıma niye kondun, niye kaçtın? 
Ben zenginiydim gönlümün Karun emsal
Bir fukaraya el açtım. 
Koydu Allah, atıldım huzurdan  
Kimin varsa virane yurdu görsün işte baksın 
Vaha idim, tufanda susuz kaldım. 

Ben severdim güzeli
Güzel diye diye çirkine 

Neydim, ne oldum, şaştım. 

12 Haziran 2021 Cumartesi

Çığlığın Ardı Çığlık



"Kimsenin aleyhinde olmayan kendi aleyhindedir. Herkesle, her tür insanla barışık yaşayan kişi, kendisiyle savaşmak zorunda Kevser. Bense kendimle barış içindeydim ve düşman kazanmam kaçınılmazdı... Yine de bunu kendi isteğimle seçmiş sayılmam... Dava adamı olmak derttir ruhcağızım; yaradılıştır... Ama buna rağmen sorumluyum... Şimdi bütün varlığımla bu sorumluluğu anlamlandırmaya çalışıyorum."

"...insanın öğrenmek için aceleye muhtaç olmadığı yerlerin başında geliyordu cezaevi." Ve hikayeye dahil olduğunuz yer tam da bahsettiği yer. Ne oluyoruz demeden
"Götürülürken korkunç bir çelişki yaşıyorsun. Umutla dehşetin mengenesindesin. Yeni bir işkenceye başlayacaklar diyorsun... Madem buna gerek gördüler, daha büyük bir vahşeti planlayabilmişlerdir... Böyle düşünmen gerekiyor... Öyle ya, öncekinden daha şiddetli bir formül bulabildikleri zaman senin direncini kırabileceğini düşünebilirler. .. Demek ki yeni numaraları var diyorsun. Böyle diyorsun işte... Oysa mantığın da isyan ediyor bir yandan. Önceki sefer yaşadıklarından daha korkuncu olamaz diyor sana... Mantığın diyor 'Bunlar yeni buluş yapmış olamazlar.' diye kendi kendine telkinde bulunuyorsun. Böylece ümitlenir gibi oluyorsun. Çünkü sana göre hiçbir şey, gördüğün işkenceden daha dehşetli olamaz. İşkencecilerin kendi kendilerini aşamayacaklarını farzetmek istiyorsun. Ee, ne olacak yani efendim; aynı işkenceleri de herhalde tekrar etmezler diyorsun. Oysa ne sürprizler bekleyebiliyor insanı?.." cümleleriyle unutamayacağınız tanıklık başlıyor. 

"İşkencezedenin sonunu araştırma arzusu önlenemezdi. Ancak bu sessiz bir çileydi... Fırsat kollayan, her kelimeden ve her vurgudan binbir anlam çıkarmaya yönelen amansız bir takip... Ama asla soru yoktu."

"Zaaf... Bütün zaaf benliğin bir kabulünden doğar. Direnmeyi, pes etmekle karşılaştırılamayacak kadar farklı bir şey saymıyorsan, kaybetmek kesindir. Pes etmek için mantıklı mazeretler aramaya başladığın an gidersin... Kaybetmeyi baştan mazur görebilmek, bence ilk zaaf. Kendimi affedebilmem için acımı paylaşması gerekenlere zarar verecek bir zaaf göstermemeliyim. Beni kasten öldüremeyeceklerini bildiğime göre, direnmemek için geliştireceğim mazeretlerden hiçbiri vicdanımı susturmaya yetmeyecekti."

"...Mesela cinsellikle ilgili sapıkça bir işlem!... Böyle bir ihtimal karşısında peşin olarak pes diyeceğimi biliyorum. Tek ümidim bu konudaki duyarlılığımın farkedilmemesi... Yahut daha iyimser bir ihtimal bu kadar alçakça bir şeye kalkışacak kadar adileşmemeleri filan. Çünkü buna katlanılamaz." nefeslerini tutarak dinledikleri bu hikayenin zaferle noktalanmasını, bastırılmış bir açlıkla beklediler: "Eğer ırz vahşetine kalkışırlarsa kendimi öldürürüm. Evet bu bir buluş."

 "Bir kurt gibi ilgililerin vicdanını kemirdiğimi sanıyordum."
"Bir idam mahkumu için kalemin kırılması ne boş, ne anlamsız bir jestti? Düpedüz batıl itikat bile diyebilirdi."

"Bir ara hakimin bakışını kaçırmayışını takdir etmesi gerektiğini de düşündü."

"Hakim de taraf olabilirdi. Hem de adil bir taraf. Mümkündü bu... Hepsinden önemlisi hakim de unutkan olmalıydı. Yaşayabilmek unutabilmek değil miydi? İnsanın kendisine karşı genel bir hoşnutluk besleyebilmesi için hafızasını çok idareli kullanması gerektiğini iyi biliyordu Bahri."

"Ölümün arefesinde sağlığa gösterilecek özenin anlamsızlığını düşününce gülümseyişi çarpık bir zenginlik kazanacaktı."

"İnsan hayatını gönlünde kaybeder. Kendi ölümü kişiye sürpriz gelmemeye başladı mı o ölmüştür. Ben bu duyguyu idam kararından çok önce buldum gönlümde. Çok önce..."

"Gurbeti uçak tüketmiş olmalıydı."

"Ben bir allegori değerinde olduğumuzu düşünüyorum ruhcağızım. İstesek de istemesek de bir sembol olduk. Bunun sorumluluğu bütün günahlarımızdan ağır. Bu halimizle hiç var olmasaydık, kendimizi adadığımız toplum için daha hayırlı mı olurduk?"

"Kendimize has olma tutkumuz bile bir tepkiydi." 

"Biliyorum bana ne yaptıklarını meraktan ölüyorsun. Oysa ne yararsız bir bilgi, bilsen. Beni ameliyata aldılar. Bayıltmayı, hipnozu, uyuşturmayı denediler. Beynim nasılsa direndi. Göz göre göre göğsümü yardılar. Oraya bir saatli bomba koydular. Niçin diyeceksin? Çok basit bir istihbaratçı tedbiri. Otopsi yapılamasın diye. Otopsi yapılır da gerçek ortaya çıkarsa hastaların doktora inancı kalmaz. Bunun için bir insanı feda etmeye değmez mi? Onların açısından bakarsan pekala milli, insancıl, hatta evrensel bir erdem bile bulunabilir bu ameliyatta."

"Hiçlikle arasındaki mesafenin belirsizliğinden saçma ne olabilirdi? Varılacak şey hakkında eksiksiz bir bilgiye sahip olmadan ona doğru ilerlerken çıldırmamak haysiyetsizlik değil miydi? İnsanın kendini ikiye bölmesi ve bu ikililikle iki yüzlü hale gelmesi. Buna hayat demesi. Şerefsizlik başka neydi? Hiç veya herhangi bir şey olup olmayacağını bilmeden ölüme gitmek. Yoo ölümün de bir denemesi olmalıydı. Mantığa aykırı düştüğünü biliyordu ama öbürü de mantıklı değildi. Kendisi ölmeden başkaları da ölüyor diye ölümü kabul etmesi mantıksızlık olmalıydı..."

"Beni ipe götüren ifadenin mürekkebi öz kanımdandı. Ama hukuk adamları onları nasıl da şehvetle okuyup benimsemişlerdi ben bilirim."

"-Bana korku vermiyorsunuz.
-Kanıksadığın için olmasın.
-Hayır, işkence kanıksanmaz!
...
-Bana işkenceyi anlatır mısın?
-Çok yorgunum. Göz kapaklarım cızırdıyor. Bir avuç kum atılmış gibi. Dizlerimden aşağısı var mı yok mu farkında değilim şu an. Beynimi kullanabilmek için, size cevap verebilmek için sarfettiğim enerjiyi ömrümden kesiyorum. Ne ömrüm var ya... Öyle bir his veriyor insana işte. Şu an ölsem de dinlensem diyorum. İşkence bu. İşkence nedir biliyor musunuz? İşkence ademoğlundan ölümü bile esirgemektir. Özü sonu bu. Dinlensem biraz size işkence üzerine ilginç şeyler söyleyebilirdim."

"Çok soyut bir planda her eylemciyi suçsuz görüyorum. Çünkü can güvenliğini korumakla yükümlü olan kişi ve kurumların yüzdeyüz başarılı olması halinde hiçbir terörist iş göremez."

"Vuruşmak çok basit bir fitneden doğuyor."

"-Hakimler... Bugün artık ülkem için umurumda olan ilk şey bu. Ne az gelişmişlik , ne iç savaş, ne sömürü, ne şu, ne bu. Ne ahlaki çöküş, ne yeteneksizliğin yetenek olması. Hatta atom bombasını bile kötü hakimlere tercih ederim. Tabii kendi canım yandığı için böyle düşündüğümü sanıyorsunuz. İşkence gören insanların birer ilahi sığınak gibi can atmayı düşlediği hakimin umursamazlığını yaşamadınız. Hadi umursamazlık demeyeyim de öncelik kusuru diyeyim. Önceliği hep, toplumun intikam duygusuna verdiler. Üstelik bence buna toplumun birer parçası olarak kendi öc arzularını da kattılar. İşkence belgeleri karşısında herhalde kamu menfaati adına 'Bunlar profesyonel, başka türlü de delil toplanamaz ki' diye düşündüler. Önemli olan delildi onlar için. Delilin ne pahasına elde edildiği değil. Daha da ileri gidenler oldu. Siyasi kanaatlerini gerekçelerine yansıtanlar. Bir tür militan hakimler türedi yani.
-İstisna bunlar.
-Siz öyle deyin beyefendi. Ama hiç kimse kendi gözlemlerini ikinci sınıf delil sayamaz."

"Sanık için kıyametin koptuğu andır hakimin işkenceye aldırmaması."

"Devletin yegane iki alameti bekçi ve sokak lambasıydı."

"Birtakım mukaddesleri olan herkes militandır... Sempatizan; militanın, korkularını yenememiş olanıdır sadece."

"...insanın kendisini, devletin, doğum mucizesiyle tayin edilmiş birinci hizmetlisi olarak görmeye çok erken yaşlarda başlaması gerekir. Tek başına bir hiç olduğunu unutmadan kendini her şeyden sorumlu tutabilecek kişiliklere yakışan bir inanç..."

"Tevekkül değildi onu bütün ölümlere olağan baktıran. Belki de kendi sonunu beyninde ve gönlünde prova etmekten kaçısın geliştirdiği yapmacık bir kanıksamada kilitlenmişti.  O son anı düşünememek için ölümü ve ölümleri yok saymaya çalışıyordu sanki."


Bu tahlilleri, bu üslubu okumanın zevkini paylaşmak istemeyecek kadar kıskancım aslında. Ancak benim sosyal paylaşım sayfamda sevdiğim eserleri kendi gözümden sunma fikri nedeniyle ilk paylaşacağım eserin bu kitap olması gerekiyordu. (Daha fazlasını yazmak isterken geciktim.) Evet bu bir gereklilik. Hakkını, okuduğum diğer eserlere yedirmeyeceğim bir baş yapıt Çığlığın Ardı Çığlık.

Gece vakti son sayfalarını gözümdeki yaş nedeniyle zar zor bitirdim. Hikayenin sonunda maalesef merakım dinmedi. Bilakis olası sonlarını düşünürken merak doluydum. Kim bilir kaç Bahri, kaç Kevser daha vardı bunu hiçbir zaman bilemeyecek olmanın sancısı ile uyumak kayda değer bir başka tesiriydi kitabın. Beni, Bahri ve Kevser ile tanıştıran Elif ve Fatih Dinç'e sonsuz sevgilerle...

Bahri'nin Kevser'e duyduğu aşkın ilmek ilmek işlendiği satırları buraya almıyorum. Zannediyorum kitabı edinenler bu satırlarda biraz dalıp gidecek, birkaç kez daha okuyacak. Kendi adıma peşinen bir başka türlüsü yazılamazdı dedirtecek, bu çıtanın aşılamayacağı kabulünde olduğum birkaç satır hele. 

Bu dünyadan iyi ki bir Ömer Lütfi Mete geçti. Ruhu şad olsun. 

14 Temmuz 2020 Salı

Kısa Kısa "Suyu Arayan Adam"


   Aydemir, Osmanlılık düşü içinde Edirne topraklarında hatırasında bir yangın ile başlayan hayatını Ankara'da bir küçük köy evinde Yunan filozof Epiktetos'un kandilini anlatarak bitirir. En delikanlı çağında Anadolu fakirliğini, kimsesizliğini bizzat tecrübe eden yazar yıllar sonra yine Anadolu toprağında inkılabın emrinde bulmuştur kendini. Bu kitabı elimize tutuşturan bu iki Anadolu seyri arasında geçen fevkalade mühim zamandır.

   Bir edebi kaygısı olmayan bu samimi otobiyografik roman 'Benim hayat yolculuğum her zaman istikametsiz, her zaman rüzgara tabi bir bocalayış oldu.' sözleriyle özetlenebilir. Bu rüzgara tabi hayatı altı çizilecek onlarca satır olarak vücuda gelmiş. Balkan bozgunundan yazarın kitabı sonlandırdığı emeklilik sonrası döneme kadar birinci ağızdan yazılmış gayriresmi bir tarih kitabıdır. İçler acısı yenilgi yıllarında koca Osmanlı çınarının çöküşü Anadolu'da yaşanırken yazar Turan düşünde Azerbaycan'dadır. Bizler onun peşinde düşüne tutunacak bir dal ararken aynı hayal kırıklığını yaşarız. Yurda dönüşü henüz bir fidan olan cumhuriyetin kararlı ve bilge önderine rağmen acemilik yıllarına denk gelir. Özellikle Afyon hapishanesinin konu alındığı bölüm bu yılların anlaşılması bakımından önemlidir.

   Kitabın en meşhur, dikkat çeken bölümü cephede emrindeki askerlere 'Siz Türk müsünüz?' diye başlayan, maalesef dinimiz ve milliyetimiz hususunda talihsiz konuşmaları işleyen bölümdür. Peygamberin yaşayıp yaşamadığı konusunda bile ihtilafa düşen bu Mehmetçikler anlarız ki Anadolu'nun sadece savaş gören yüzüdür. Veren ama almayan ve hatta isteyemeyen, köyünden başka dünyası olmayan insanların yüzüdür.

   Avrupa'dan Çin'den buhranları, devrimleri ve dönüşümleri bahis alarak genel bilgiler verir. Çok uzak olmayan tarihte esas gümbürtünün koptuğu zamanda ve yerde bulunması sebebiyle ismi dünya tarihine mal olmuş birçok kişinin yanında yöresinde bulunmuştur. Enver Paşa'nın Şark Milletleri Kurultayı'ndaki konuşmasından Stalin'in kuytu fabrikalardaki ilk toplantılarına, İskilipli Atıf'ın kaleminin kırılmasından Mustafa Kemal Atatürk'ün çiftlikteki yalnız günlerine kadar kıskanılası şahitlikleri okunmaya değer. Edirne'den Rus ormanlarını kapsayan coğrafyada olan biteni Türkçe okumak için bir fırsattır bu kitap.

Alıntılar:

"O zaman bizim neslimiz, kendisi için hiçbir hak düşünmeyen bir nesildi. Bize göre hak yok vazife vardı. Vazife görülecek can verilecek, şan vatana bağışlanacaktı. Can bizimse şan onundu."

"Biz hepimiz, bu ordu milletin askerleriydik. En ateşli çağımız onundu. Gel deyince gider ve gittiğimiz yerlerin adını bile beceremezdik. Bizim çocukluk hayallerimizi büyüleyen imparatorluğun nizamı buydu."

"Şu bizim Anadolu...Dünyayı bölüşenler orada yaşayanlara, hala bir avuç bozkırı bile çok görüyordu. "

"Ama şu bir gerçektir ki, artık kuruyacak olan ulu meyve ağaçlarının, son nefesinden önce, bütün çiçeklerinin açılışı ve son meyvelerini verişi gibi, Osmanlı Devleti de son nefesini yaşarken, tarih sahnesine, çeşitli yetersizliklerine rağmen, ideal ve ihtirasları sınırsız, bir altın nesil verebildi. Hatta biz, bu son topraklar üstünde son devletimizi bile, bu son neslin, yenilgi kabul etmeyen hayat hamlesine borçluyuz."

"Evet, herkes dağarcığında ne varsa ortaya dökecek! Hem hangi memleket çocuklarına bizimki kadar muhtaçtı?..."

"Tam İzmir kurtarıldıktan sonra ve onu kurtarana, İzmir sokaklarında suikast hazırlayan bir İttihatçı Cavit Bey, bir Şükrü Bey, bir Dr. Nazım ve arkadaşları komplosu ile bu cemiyet, Türk tarihinde son nefesini bir suçlu olarak verdi."

"Orta Asya'da steplerin ve güney dağlarının gerçek temsilcisi Kırgız'dır. Kırgız; çölü ve göçebeliği temsil eder."

"Şahsiyet toplumun talihine tesir eder."

"Rus tarihinde daima, kılıçtan ziyade hile ve tedbir rol oynar."

"Sömürge ve yarı sömürgelerde başlayan milli kurtuluş hareketleri, emperyalizme karşı ve emperyalizmi parçalayıcı birer hareket olarak himayeye layıktır. Fakat bu himaye ancak, milli hareketlerin bu inhilal ettirici (dağıtıcı) vasıflarını muhafaza ettiği müddet içindir. Bu inhilal ettiricilik vasfı, Şark milletlerinin Garba karşı yapacakları isyanlar, ayaklanmalarla kendilerini batı memleketlerinin hem ham madde yetiştiricisi, hem de mamul madde pazarı olmaktan çıkarmaları demektir."

"Birinci Dünya Harbindeki devlet cihazı da kocaman bir perişanlıktan ibaretti. Bütün harp boyunca o da yalnız bir defa Anadolu'yu görmek ve cepheyi ziyaret etmek isteyen sadrazam Talat Paşa, ancak Sivas'a kadar güç bela ulaşabilmişti. Fakat oradan, ancak maiyetindekilere de sağ sol ekerek başından savmak pahasına, kendini tersyüzü İstanbul'a atabildi. Vilayetlerde hükümet teşkilatı soba dumanı ile hela kokusu yayılan birtakım harap binalarda, sefil bir vasıfsızlıktan ibaretti. Cephe hatlarında ise ordu, bütün bu şartlara rağmen göze çarpan hiçbir disipsizlik göstermeden, belki de tarihimizin en inzibatlı harplerinden birini yürütüp gidiyordu."

"Türkiye kendi kurtuluş mücadelesinin ve inkılaplarının fikir ve heyecanlarını, sıcak bir kardeş sevgisi şeklinde bu ülkelere yaymasını bilmeliydi. Halbuki biz, bir Tunus, bir Cezayir, bir Fas istiklal mücadelesini Birleşmiş Milletlerde, Fransa'nın bir iç meselesi sayarak Atatürk'ün ruhunu incittik."

30 Haziran 2020 Salı

Ey Giden Yaşım





Hayalimde kal
Lambalı bir masada
Tuhaf ve aklımda kalmayacak şeyler
Elimde sayfa sayfa eskirken kal
Yürmi üçünde bir gonca
Kaç bucak görecekse görecek
Şimdi en arık, en meşru baharla kal
Bağımda gazellerim güzel henüz
Aynada yüzüm
Ben şimdi bu akılla hoşum
...

Semt tüm isi odama yığma telaşında
Pencere kolunda asılı kal
Işıklara kapılıp öldür görüşteki karanlığı
Işıklar kadar sabırsızım kanıma girmeye
/Heyhat hep kendimedir edeceklerim/
Kara değil, gürbüz bir gecede ama
Kulağıma yığılmış ud taksimiyle kal


Ve mesela küften hallice dünyaya
Göğün zorba süsü bulanık bulutlara
Razı değilim
Gri, kaypakların ruhundandır
İçimi çekeceğim mavi solukta kal
Kuluyum işte sahibimin
Dokundum yere, çöktüm, serildim
Peşin peşin bakıyorum göğün üstüne
Son çağın ihtilali ol emrindeyken kal
Gülüşken yazılsın gül yazıma
Hasret tartmasın isterim güzüm
İlle de gideceksen yaşımdan
Yeni dün gibi hatırımda kal

8 Nisan 2020 Çarşamba

Ya Muhammed Ya Ali!

   İnsanın hayatına dokunulması ne unutulmaz şey. Ve doğrusu ne basit. Küçüklüğümüze dair birçok şeyi yarım yamalak hatırlarız. Ama bazılarını da eksiksiz, dün gibi. Ne zaman Ayetelkürsi okusam anneannemin yanında seccadesinin kenarına oturmuş bulurum kendimi. Ya da ne zaman Fil suresi okusam karşı komşumuz rahmetli Ali dedemi parkta banka oturmuş dizinin dibinde Didem'e Ebabil kuşlarından bahsederken izlerim. Özellikle bu iki hatıra bana 'tekrar'ın önemini gösteriyor. Çocuk aklım sure öğretme çabasındaki bu iki ihtiyarı hep o anlarda resmetti zihnime. Hiçbir çocuk kendisine ayrılan vakti, harcanan emeği ve verilen değeri unutmuyor. Kızım Ülker ile okuduğumuz tekerlemeler, dinlediğimiz şarkılar, türküler, marşlar hep bir tekrar üstüne. Bilmem kaç kez dinlenmiş Arkadaşım Eşek, defalarca gülüşerek söylenmiş Komşu Komşu Huu ve Alageyik şiiri gibi kızımın zihninde rengarenk çizilecek hatıralar olacak. Biliyorum ki yıllar geçince gülümseyerek anacak her duyduğunda.

   Küçükken anneanemin evimizde olduğu günlerde öğrettiği ve yatarken söylediğimiz anonim halk edebiyatında ninni sayılan benim tekerleme sandığım dizelerle bitiriyorum. Okunan yörelerde değişiklik gösterse de benim bildiğim ve kızıma öğreteceğim bu şekilde. Sözlü olarak öğrendiğim için yazımda hata olabilir.

"Ya Muhammed, ya Ali!
Sen göster doğru yolu
Doğru yoldan ayrılmam
İmam benim gardaşım
Kur'an benim yoldaşım
Akkayada gezerken
Gökten bir beşik düştü
İçinde Halil İbrahim oldu
Ninni dedim yatırdım
Allah dedim kaldırdım
Cennetine gönderdim
Cennetinde bir kaşık
İçinde bal bulaşık
Onu yiyen dervişler
Kara kara olmuşlar
Hakk yoluna durmuşlar
Hakk yolunda bir kuyu
İçinde zemzem suyu
Eğildim su içmeye
Kanatlandım Uçmak'a
Hurilerin peçesi
Bugün cuma gecesi
Ihtırdılar deveyi
Bindirdiler Ali'yi
Ali kitap getirdi
Cümlesine selavat getirdi"


Anneannem Hazel'e ve komşumuz Ali dedeme bin rahmetle...

16 Şubat 2020 Pazar

Siyah Perçem

Rüzgar ırkı saçlarını
Koyarken koynuna
Gecenin, gündüzün ve gecenin
Habersiziz nasıl bulduk ellerimizi
Uğultunun en bakir koyunda
Bir güç tüm iradesiyle kurulu köşkünde
Alnıma çalar dudaklarını senin
Sen ben yine habersiziz, bu güç
Tek beşikte sallar uykumuzu
Rüyalara açarım gözlerimi içinde kan terin
Senin rüzgar ırkı saçların
Yastıklara vesika düşer
Rast geleni bilir
Yüzün fikrimi çalan bir deryadır avucumdaki
Kadife yanık kokusuna yüzünün
Yakarım birkaç bin alemi
Öyle doluyum ki taşsam sevgimi kusar
Betonlu kentler
Nazına oynamaya doğurulmuşum
Nazına bin kere talibim

Her şey saçlarını dağıtırken oldu
Ve olacak...
Gecenin, gündüzün ve yine gecenin içinde
Hikayem bir çift ele sığacak

19 Haziran 2019 Çarşamba

Ülker'ime

"Ve hüvellezı enşee lekümüs sem’a vel ebsara vel ef’ideh kalılem ma teşkürun" 

İçime doğmadan evvel
İçimde doğmadan evvel
İşimiz ve vakit şahitlik iken Tanrıya
Kalubelada ellerimi tutuşunla
Kendimi sana ekliyorum.
Ey hakikatimin mayası
Nihayet mertebem
Taç olup başıma konuşunla
Yıldızım diye bahtıma asılışınla
Kendimi sana ekliyorum

Kumrumun aşklı göğünden
Kaç kez estim aradım seni kim bilir
Tüm insanlığımızla aynı bedendeyiz
Aynı soluk, aynı beniz, her lokma
Mamur olsun diye dört başı dirliğimin
Yurduma hoşlarla geldin

Merakım sonsuz yumak hallaç elinde
Bu sulardan nice içsem kanacak değilim
Tur Dağı'nda sevgili, yüksek surlarda nasibim
Bildim sen kokusu görklü buhurcuya tembihli
Gülüşü büyülü körpesin
Bildim sen ezelden de eski hasretsin
Çağımdasın ya benimle hürüm, zenginim
Gelişine ne denir eksiğim ad koyamam
Bir mucizeye gebeyim.

2 Haziran 2019 Pazar

İpek'ime...



Bahar dolandı avlumuza
Nazlı gülüşünden süzüle süzüle
Ellerin ellerimize tutundu
Göğümüz kırk kere azat
Kucağımda yedi iklim yedi çiçek
Bir salı, bir yağmur, bin rahmet
Konuğum, umudum, yeşilim ve sesim
Eşikten harla boşalacaktı buz yüzüm, yetiştin
Cıvıl cıvıl öttün zaman aydolu
Kuşlar hür başımda kuşlar emin

Varsa mülkü dünyanın
Yıksın, yıkılsın, gömsün tacı tahtı
Bir kok melek diye
Bir bak melek diye
Ceylan gözlerinde renk renk ışıklar
Cümbüşlerle aksın yetimlerin saçlarına
Uzat dualarını yunsun yerin yası
Sen kefenleri çocukların üzerinden çekecek
Su taşıyan koca kelebeksin
Sen her doğumda dirilen hevesim
Çağı çağımda tutan dileksin
Gün gibi doğdun gönlüme
Gün gibi süreceksin.

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Bosna Üzerine



   Ani bir kararla gidiyoruz Bosna’ya. Daha doğrusu bir jestin son anda kulağıma çalınmasıyla. Hep istediğim bu gezi için oldukça hazırlıksız ve heyecanlıydım. Yol yormadı, gök uysal ve duruydu. Havaalanında suratsız pasaport kontrol memurları hiç keyfimi kaçıracak değildi. Takside yarım yamalak fikir edindim Saraybosna’ya dair. Merkezdeki otele eşyalarımızı bırakırken göz ucuyla süzdüm meydanı: Başçarşı’nın şirinliğine kayıtsız kalınamacağına dair en ufak bir tereddütü yoktu. Akşamüstü insanlarla, güvercinlerle dolup taşmıştı. Davetkardı, cıvıl cıvıldı. Karşı konulamaz kokularla çağırıyordu. Aç biri meşhur yemekleri tadarken ne kadar yansız olursa ben de öyleydim: Enfesti ve beni ilk günden son güne mest etti.

   Özel bir araçla başına buyruk yolculuk çift olarak en sevdiğimiz seyahatti. Ve güzergahımız buna çok uygundu. Yeşile doya doya uzuyorduk ilk durağımıza. Kendi halinde, sıvaları kurşunlardan zarar görmüş onlarca bina dizili, yorgun ve sanki mutsuz sokaklardan geçtik. Asfalt yol bitip Arnavut kaldırımın başladığı yerde birden bire dünya değişti. Açıkçası böylesine keskin bir geçiş beklemiyor ama nasıl o fotoğraflardaki yere varacağız kestiremiyordum. Tam bir sürpriz oldu: İşte ülkesinin tacı Mostar Köprüsü... Neretva üzerinde ne zarif süzülüyordu öyle!

   Bambaşka hislerle doluydum. Hayrandım elbette. Ancak bu iki yakayı sanatla birleştiren o usta ellerden çıktığı ilk halini görmek istiyordum tam da o anda. Karşımda sapasağlam duran bu köprü eskici yanımdan nasiplendi diye değil. Adriyatik’ten bir adım geride buradaydık canımız, başımız, kanımız ve tüm insanlığımızla. Şahitti o taşlar, bir de ben gözlerimi değdirmek istiyordum onlara.

   Ah kovulmuş şeytan! Bombalarken silmek istediği ayak izlerimiz; hilalimiz işte ziyaretçi akınındaydı. (En tepeye diktikleri haç bir başına iken!) Dursak, kalabalığa karışmasak ağlayacağım kesindi. Yeniden inşasında görev alan başmimarı dinlemiştim yıllar önce. Şanslı olduğunu düşünmüştüm hep ama burada kıskandım da.



   Yıkılmasını elleri cebinde bekleyen Avrupalı cinayet mahalinin mutlak ziyaretçisi. Yıkık iken o kel görüntüden bir kez utanmayan medeniyet(!) şaşalı, parlak bir açılış tertibi ile ne biçim tezattı kılını kıpırtdatmasına müsaade etmeyen zihnindeki karanlığa! Halbuki bizim gönlümüzde dost diye uzanan eli taş ile vücuda getirmekti bu köprü. Yıkıp yeniden inşasına bütçe ayıran Hırvatlar ile silah taciri Avrupa koynuna uzandığından kara bahtım kör talihim Mostar! Kendisi başlı başına bir kartpostal iken üzerindeki manzara da öyle. Son yılların en sıcak günleri olduğu için taşlar ateş atıyordu. Nehir ise buz. Boşnak gençlerin köprüden atlama cesaretine suyun soğukluğu da dahildir umarım. Zira birkaç dakikadan sonra içinde durulacak gibi değil.

   Sonraki durak Blagaj’daki tekke, uğrak bir yerdi. Sarı Saltuk söylentileri bile görülmesine sebep olabilir. Zamanının Bektaşi dergahı tekke bugün zannediyorum dünyevi iddiası olmamakla övünebilir. Öyle yalın ki. İçinizdeki sadelik açlığını bastırır cinsten. Kayaya sırtını vermiş yapı tam bir Türk mimarisi örneği. Bu topraklara İslamiyeti yayanların yurt edindiği bu yer masal gibiydi. Buna Nehrinin doğduğu yerden çıkan su, rengi ve sesiyle ahenk katıyordu manzaraya. Bu masal içinde çıplak sesle ezan hele ki ana vatan dışında sürükleyip götürüyordu insanı. Tekkenin manevi havasına kapılıp alnımızı yere vurduk huzurda. Tekke bahçesinde Türk kahvesi ile misafirliğin keyfini çıkardık.



   Biraz uzakta ise Poçitel kasabası. Dağın gerdanına uzanmış başını kaleye ayaklarını Neretva’ya uzatmış kendini dinliyor gibiydi. Sanki Osmanlı buradan çekildikten sonra el süren olmamıştı. UNESCO’nun miras listesinin burada zamanın durmasına bir katkısı yok. Öylesine sessiz bir hali vardı ki terkedilmiş olabileceğini bile düşündürdü. Hangi yana baksan hiç yabancı olmadığın bir görüntü. Ama en zengin haliyle ilmek ilmek işlenmiş birbirine. Tek bir parçayı yerinden oynatamaz, ekleme yapamazsınız. Hatta camisinin avlusundaki Hırvat bombardımanı sonrası eski yapıların süslü, işli taşları bile gelişigüzel değil bir nizamla dizilmiş gibi. Biz kasabada iken akşam güneşi vurmakta idi. Kızıl tonuyla daha bir eşsizleşti hem fotoğraflarımda hem hafızamda. Burada sonsuza kadar kalabilirim hissi en ağır haliyle işte bu kasabada çöktü içime. Oturduğum yerden zar zor kalktım. Adem’in Yeri’ne girmedik yola düşmemiz gerektiği için. Hikayesini gelmeden okumuş olsaydım muhakkak çayını içmek isterdim.

   Kraviça Şelaleri yola çıkmadan tavsiye edilmişti. Uğradık ancak hem çeşitli güzellikteki şelalerin Türkiye’deki bolluğu hem de kültürel miras peşinde olmamız sebebiyle görüp çıktık hemen. Ancak sonraki günlerde gittiğimiz Vrole Bosna Milli Parkı görülesi bir yerdi. Bosna Nehrinin doğduğu nokta kocaman bir rekreasyon alanına çevrilmiş. Tam bir görsel şölen hakim. Kendimizi yeşile bırakıp kuş sesi ile dinlendik.

   Son yüzyıl... Kursağımıza dizile dizile geçti yılları. Hoş yenisi de öyle ya. Hayata tutunmak için kazılan toprak, binlerce geçişin havasız bıraktığı upuzun koridor, yağmur çamur içinde iki büklüm taşınan yük; hastayı, yaşlıyı, ilacı, ekmeği, silahı ve en çok umudu sırtlayan raylar... Evet son yüzyılda! Umut Tüneli bir ucundan diğer ucuna milyonların kaderinin sil baştan yazıldığı yer. Girişte birkaç dile çevrilmiş bilgilendirme kayıtları yerine ‘bir çift göz ve vicdan gezi için yeterlidir’ yazsın isterdim. Tüneli barındıran evin cephesindeki kurşun ve bomba izleri kadar iyi bir karşılama sonrası bu yazı absürt olmazdı.

   Hayatta kalmak sadece mezardakiler için ilk emir olmayabilirdi. Boşnaklar hayatta kalmalıydı o canım şehitliklerini yapmak için bile. Savaşta mübah olan denemek. Sırp keskin nişancılarından kurtulmanın yolu bu tüneli denemekti. Kuşatma altında aylarca kazıp bu kaderi reddettiler. Başardılar, hayatta kaldılar. Hikayenin kayıtları bahçeye sonradan yapılan müştemilatta izlenebiliyor. Görüntüleri izlerken bu devir bu devran dönecek gibi gelmedi bir an. Adına umut denilen tünelde içime çöken karamsarlık benden değil: Koca koca acılar bile birleştiremiyor milletleri! O ki Dobrinja-Butmir hattında tünel büyüyor, büyüyor, dünya küçük düşüyor.



   Saraybosna’da kiliseleri, sinagogu ve tüm tarihi camilerini gördük neredeyse. Tabii ki Başçarşı'daki Gazi Hüsrev başı çekiyor. Şehirdeki konumu gereği defalarca yöresinde oluyorsunuz zaten.
Bosna Sancakbeyi Gazi Hüsrev Paşa sadece iflah olmaz bir akıncı, bir serdengeçti değil. Fethedilen toprakların imarı ile de meşgul olmuş İslam mühürdarı. Bey Cami de denen cami Bosnalılar için Kabe'den sonra gelen yermiş. 4 sütunlu taş bina; hat eserleri, geniş kemerleri ve nişli beyaz iç mekan, mermer minber ve mihrap ile örülü. Medresede yer alan caminin eski iç mekan resmine göre şu an çok sade. Sırp saldırıları sonrası hem içte hem dışta restorasyon geçiren cami yine de iyi durumda. Manevi havası özellikle akşamları eşsizdi. (Ramazan ayında da görmeyi isterdim.) Avlusunda sekizgen planlı türbe, kabirler, saat kulesi ve aslına uygun yapılmamış şadırvan vardı.


Caminin tam karşısındaki Gazi Hüsrev Bey Medresesi iki avludan oluşuyor. Kemerli kapılardan geçtikten sonra revaklı, dikdörtgen iç avludan sırayla odalara giriyorum. Vaktinde talebelerin kaldığı odalarda müderrislerin isimleri var. Sergilenen eserler ise buranın İslami ilimleri yüksek okulu olmanın yanında bilim merkezi olduğunu da gösteriyor: Güneşin ve başka gök cisimlerinin yüksekliklerini ölçmek için kullanılan alet, el yazması takvimler, namaz vakitlerini hesaplamaya yarayan alaşımlı aletler... Ülkemizde sayısız örneği olan medreselere benziyor. Cami de medrese de estetik kaygınızı gideriyor fazlasıyla.

Merkezdeki müzelerde çeşitli belgelere bakarken hep 1878 tarihine kaydı gözüm. Ne feci şeydi ki bizzat yaşamadığım yitirmeler nesiller sonra bile boğazımda düğüm diye duruyordu. 1878 Berlin Antlaşması... O 'saltanatında hiç toprak kaybetmedi' yalanını uyduran ve daha kötüsü buna inananların haberinin olmadığı Sultan 2. Abdülhamit yıllarının ilk kayıpları. Bosna'nın da payına düşen ve daha ilk andan görünebilen elden gitmişlik. Kimin yavrusu kimin himayesindeydi? Avusturya'nın himayeden ilhaka uzanan yıllarında artan bunalım; tüm Osmanlılığı ile Boşnaklar ve kaos kaynayan şehir Saraybosna... İlk Cihan Harbinin fitilinin ateşlendiği yer. Huzursuzluğu uzun süre sırtlayan talihsiz gözde diyar...

Şehrin yeni tarafını gördüm şöyle hızlıca. Avrupai idi, oranlar değişti, bizim mütevazi ölçeğimizden uzaktı, sıcak değildi ve ‘buyurun’ demiyordu. En azından bana. Sokaklarda adım başı ‘Saraybosna Gülleri’ oldukça başka türlüsü olamazdı zaten. Sebilin önünde çalınan sazı şirinleyen biz Türkler Bosna’da yabancı değildik. Ev sahibi de değildik, ki galiba gezinin en hüzünlü tarafı buydu. Sevildiğimiz aşikardı. T.C.’li her afiş Boşnakların gönlünde de olduğumuzu ilanen duyurur gibiydi. Beklenen olmak -ama en kötü günde- bize düşen şeref olmuştu. Asılmış her Türk bayrağı omzumuza vazife diye oturur mu bilmem. Güzel Bosna, yeşil Bosna, uzak Bosna! Gazi Hüsrev’de vakit diye koştuğun her namazında duan olup yükselmek isterim Anadolulu avucumla aminle. Hiç değilse!

Aliya İzzetbegoviç ve tüm şehitlerin ruhu şad olsun... 

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Babama


Bilhassa kokunu
Kokunla koksun diye içim, saklamak
Alıp verip seni solumak
Güldüğün her anı dondurmak
Yaş aldırmamak sana
Kanadında yaşamak en hür ve en zengin
Çocuğun olma şerefine istinaden
Çocuklaşmak ela gözlerinle
Ve durulmak sesin her değdiğinde
Ellerini tapınak diye saydırmak
Şefkat arsızı kollarından beri.
Sonsuzlamak küsmeyen huyunu
Dağlara dağ diye bildirmek seni
Gücüm yetsin isterim ve daha çoğuna
Hakkıyla sevmek için en sevgilimi

28 Haziran 2018 Perşembe

Helallik


Ellerini doğrayan kadınlardan beri
Her aşk Züleyha’dan helallik alır…


Uluorta, avaz avaz olur mu ki Tanrım?
Gizsiz, her ışıkta, her gölgede?
İçine asırlar yığabilirim, dolmaz
Geçmiş ve geçecek olan asırlar
Gamze diyemedim geçemedim,
Bir ucundan bir ucuna akın edebilirim.

Görmedimse billahi müjdemiz doğmamıştı
Bu perde değil mi gözlerimde ardın sıra yırtılan?
Şu uçsuz bucaksız çölde kölen diye
Hıçkırığıyla dolaşan kim?
Doldum taşamadım
Tahtım züğürt, adım başı tenhayım
Putlarıma nacak indiren Rabbinden
Saçlarıma aklar indi; henüz mucizemiz doğmamıştı.

Göğsümün sözü bela vaktinden
Ki; bildim ez cümleler adındır.
Renklerinle alınla morunla
Sen rüyalarını çizerken kadınların
Gizsiz, her ışıkta seni aradım.
Ben Züleyha
Gelecek her asrın bağrına sokuldum
Sadece adınla anıldım.

...

Annelerinin soylu keklikleri
Nil'e ay olsa etten ve kandan
Değil mi ki kan tutmadı ellerini
Zindandadır...

15 Mayıs 2018 Salı

Bir Günlük Askerlik


   Tsk’nın engelli kardeşlerimiz için bir günlük askerlik uygulaması her sene mayıs ayında yapılıyor. Sosyal hayatta engellerine kolaylık sağlamak için yürütülen çalışmalar var. Hayatlarında bu engeli en az düzeyde hissetmeleri için yapılacak her çalışma da desteklenmeli. Ancak fiziki engelleri gidermek gibi bir vazifesi olmayan TSK bambaşka bir şey yapıyor. Asker üniforması içinde gözleri pırıl pırıl bakan, yemin eden bu insanlara bir günlük de olsa bir haz tanıyor. Fotoğraflarla hatırlanacak o bir gün için heyecan okunuyor gözlerden. Ve duygu seli...

   İnternet çöplüğünde birkaç yorum okuyunca acımaktan kendimi alamadım. Bu uygulamayı vicdanları ile eleştirmeyen bu insanlarla(!) aynı toplumda yaşamanın ağırlığını itiraf etmem gerekir. Neyi, nasıl, nereden başlayarak anlatacaksın? Ve anlamama ısrarına nasıl katlanacaksın? Gönüllülük esasına dayanan bu uygulamaya ısrarla ‘militarizm’ baskısını yapanlar sözlük tektipliğinin güzel bir örneği. Bu hissi tatmak için üstün çaba gösteren insanın içinde yaşadıklarını militarizme bağlamak bir kaygı taşıyor. Evet, aynı aidiyete ulaşamamış olmanın kaygısı. Bu milletin bağrına bir günlük de olsa o üniforma ile basılmış olmanın gurur ancak bir aidiyet ile mümkün olabilir. Erkeklerin bu görevi ifasının altında ‘eksik, yarım adam’ sayılma düşüncesinin itici bir güç olduğunu, bir ispat ve kurtulma psikolojisinin yattığını tespit(!) eden sürü halinde yorum... Diyeceğim şu ki; tutun ki öyle! Toplumların genel geçer kabullerinin -ama doğru ama yanlış- olması ile mi kavgalısınız, asker-millet lafından mı? Türk’e dair işlerde göz yaşartıcı kötüleme çılgınlığı niye var onu da anlamış değilim. Ordunun bu uygulamadan sağladığı bir faydayı nasıl konuşamıyorsak bu konuda ahkam dolu da konuşamayız. Doğuştan asker olmak söylemimiz o bir günün anısına alınan belgeye sığmaz. Toplumda her şey dayatma değildir. Mesela insanlar belli bir yaşa gelince evlenmek ister, evlenir çocuk ister. Bu toplumda bir kabul görme, statü alma isteğidir. Eşinle kabul görmek, çocuğunu tanıtmak, övmek ve hatta dert yanmak.   Böyle bir durumda bir engellinin yaptığı evliliğin altında basit bir üreme arzusu aramak aptalca olacaktır değil mi? Hayatı ortak hislerle paylaşmanın güzelliğini salt yabani, ruhsuz  ve ideolojik bulmak, tekrarlıyorum bir aidiyetsizlik kaygısı.
Hal böyle iken yüce bir arzu ile yapılan bu yemin törenine temsili demek ise haksızlıktır. Engelli birinin bir günlük mutluluğuna bu kadar insani bakamamaya sadece geçmiş olsun denir.


2 Mart 2018 Cuma

Eski Mevsimler


Onlar dinç kötülükleri ile
Onlar sürünen yüzleri ile bahtımda
Hangi mevsimleri geçirdiysem görmedim
O mevsimler ki; şendi ellerimde nice kuşlar 
Uçar, konar, ötüşür, döner dururdu
O mevsimler sanki gelir gibi değil daha...


Onlar küçük kuruşları ile
Kaç hatır zaptına niyetli
Yaşları ile başları derbeder hem kavgalı
Kırık dökük yuvalara çalınmış güya,
Dost sandıkları yılları
Tanrı’ya tanrı atanmış akılları ile
İçlerine sığmış matahları!
Sahici karanlıklarını
Hangi mevsimleri geçirdimse görmedim.


Dipsiz, dizsiz, hinli onlar;
Kırk kez yunsa kirli onlar
Nasıl da dağıttılar kuşlarımı!
Sabrıma sığıntı solukları ile
Bırakmadılar günahsızları
Çekilirse neyin uğruna bu boş dallar?
Sahi, o günahsızlar gelir mi bir daha?

19 Aralık 2017 Salı

Kamu Binaları Mimarisi



   Mimari fiziki bir dildir. Yeri, rengi, oranları, malzemesi bir cümlenin ögeleri gibidir. Bir mimari eser dönemini ifşa eder. Döneminin tüm anlayış, eğilim ve ideolojisini mimari eserler dile gelir anlatır. İdeolojiler sürekliliğini ve yayılımcılığını ve daha önemlisi kalıcılığını sanat aracılığıyla başarabilir. Mimari de bu yüzden her zaman ilk başvurulan araç olmuştur. Teokrasi ve skolastik düşünce pençesinde halka karşı büyüklük ve yücelik hissi uyandıran gotik üslüplu kiliseleri ile Ortaçağ Avrupası; devletin ezici üstünlüğünü simgelemek için psikolojik etkisi büyük anıtsal kamu yapıları ve sembolik zafet anıtları ile Nazi Almanyası; komün yaşama geçişte minimize edilmiş dairler için standartlamış bina tipleriyle betonarme toplu konut blokları ve anıtsal heykelleri barındıran devasa meydanları ile monoton Sovyet mimarisi ideolojik inşalara örnektir. Tabi bu yapılaşmalar beğenilme, kabul edilme ve kalıcılık endişesi taşıdığı için daha ince elenmiş, sık dokunmuş olma özelliği taşır. Üzerinde uzunca düşünülmüş olmaları ortak noktalarıdır. Ülkemize bakacak olursak ideolojik yapılaşmaya mimarinin bu türde hizmet etmesi Ankara’da net biçimde görülür. Bugünün Ankara’sı kamu yapıları adeta konunun açık havada anlatımıdır.

   Cumhuriyet öncesi sıradan bir Anadolu kasabası görünümündeki Ankara siyasi bir kararla başkent olur. Bu karar cumhuriyetin bu topraklardaki yenilikçi yönünün fiziki yansımasıdır. Yeni rejimin -tabiri caizdir- ayakları yere basan icraatları için kent planlamaları yapılır, halkçı ve devrimci ilkelerle kentsel örgütlenme oluşturulur. Güven Park Anıtı, İçişleri Bakanlığı binası ve TBMM üçgeni bu konseptin bir örneğidir. Kamusal fayda, düzen, intizam ve devlet hâkimiyeti çerçevesinde kent silueti belirir. Bakanlıklar, askeri yapılar, lojmanlar birlik ve bütünlüğü hissettirir. Kent kimliği, millet otoritesi ve aitlik hissi ile şekillenir.

   Eski mimari formlardan sıyrılış, modern akımlardan yararlanma, gösterişsiz ve fonksiyonel olana yöneliş, yabancı mimarlardan faydalanış planlama ve uygulamada rejimin aynası niteliğindeki stratejik hamlelerdir. Bu tasarım kararlarının, yeniden inşa kriterlerinin çizdiği başkentin göç gibi etkenlerle gelişen sorunlarına, değişen siyasi algı da eklenince kent kimliğinin özellikle kamu yapılarında değiştiği görülür. Eskişehir ve Konya Yolu gibi şehir merkezi dışındaki alanlara açılan kamu yapılarında kent silueti, alan kullanımı, estetik, insan ölçeği, orantısallık, yeşil alan-açık alan ilişkisi kaygılarının terk edildiği fark edilir. Her kurumun idarecisine verilen yenileme yetkisinin şahsi ve ilkel hırsla dil birliği olmaksızın gelişigüzel formlarla yapı kirliliğine yol açtığı maalesef görülür. 2023 Ankara Planı’nda sürekli imar değişikliği yapılmasına neden olan bu kamu yapılarını yeniden inşa etme, taşıma iktidar yetkisiyle olmaktadır.  İmar planında öngörülmeyen yapılaşmalar iktidar kimliğini açık etmekte, gelişigüzel formlar fikri ve konsept açlığı temsil etmektedir. Referans alınan Selçuklu ve Osmanlı mimarisi ögelerini (kapı, kemer, saçak) zamane malzemeleri ile taklit etme kısır bir ‘emanetçi’ politikanın tezahürüdür. Bu başarısız taklitler yeniden canlanma değil geleneksel mimariye hakarettir. Gelişim ve geleceğe miras bu gölge tasarımlarla ne derece mümkündür?

   1980 sonrası ortaya çıkan, son 10 yılda ele avuca sığmayan kamu yapılarındaki çirkin çeşitlilik şüphesiz planlama ve uygulamadaki idari boşluk ve boşluğu gidermekteki iradesizlik sebebiyledir. Yarışma yoluyla seçicilik yerine kamu kurumu idarecine bırakılan ihale yoluyla keyficilik başkenti kimlik bunalımına sürüklemektedir. İdeolojinin, anlayışın, eğilimin mimariye yansıdığı gerçeğinden tekrar yola çıkacak olursak çözümlemeleri bu şekilde olan iktidarlar kamu yapılarını her kafadan çıkan sesin titreşiminden şekillenen objeler olarak yükseltir, yerleştirir.

    Sonuç olarak kamu yapıları özellikle başkentlerde hem devlet kimliğini hem de kent kimliğini temsil eder. ‘Mevla kayıra’ konseptli kentler modern dünyada itibar kaybettirir. Protokol yolu mantolama çözümleri ile kent itibarı kurtarılamayacağı gibi insan ölçeğinden uzak gösterişli yapılar itibar da kazandırmaz. 


Kaynakça: Bürokrasinin Siyasi Görünümü/ Tuğba Elçin
Cumhuriyet Binaları/ Doğan Tekeli

1 Ağustos 2017 Salı

Ve Daha Niceleri…


   Ölmeyi emretmenin bitmediği bir ocakta ölme emrini alan son askerdi. Komutanlığın kamerası şahitlik için kayıtta olmasaydı her izleyişimizde bu vatanın her karışını göğsümüzü açıp en derinimize bastırmayı yine, yine, yine hissebilir miydik? Salyaları aka aka ‘öldürün şunları’ diyenler yerin yedi kat altına ne kadar layıksa; kahrına gönüllü bunca kahramanı; borcundur, bağrında şen eyle ey vatan!


   Bir kayıp, bir acı ne kadar büyük bir minnet seline dönüşebilir ki? Bir babanın eli kaç evlat, kaç komutan alnına değebilir? Dağlarının içinden çıkan su gibi, kutsal bir tazyikle kahraman çıkarmaktan bir an bıkmayan bu toprakların rızasını kazanmak için bir gün ziyaretçisiz kalmıyor Çukurkuyu. Bu haslet, bu şehit başçavuşa ezelde ebedde kardeş olmaya talip.

   Hep olan bir şey var. Kim ki bir olağanüstülük ile düşüverir dünyamıza ardından sıcacık, duygulu, örnek hikâyeleri beliriverir. Ömer Halisdemir, Fethi Sekin, Aziz Sancar zaten birer yıldız imişler de bizler yeni görürmüşüz. Şaşılacak şey doğrusu her birinin parmakla sayılacak ve gösterilecek nitelikte olması. Bırakın insanı, hayvanlara karşı merhametleriyle bile kusursuz olur mu her seferinde bu insanlar? Oluyor. Belki de hayat bu yıldızlara şükran sunarken şahit olduklarımız bunlar. ‘Nice kahramanlar var adı sanı bilinmez’ der imiş Halisdemir. Hayat, bu adını sanını duyamadıklarımızın nezdinde bilelim istiyor belki de niceleri var imiş.

   Bir kara geceden bir güne geçiyoruz. O saatlerin hayatlarımızda işgal ettiği yer kimse için unutulacak gibi değil. Hiçbirimiz için! Feleğin cilvesine bakın ki milliyetçiliği ayakları altına alma hezeyanını sesi çatallaşana kadar bağıranlar cüret ettikleri bu hareketin altında kalıyor. Yine çatal bir sesle o milliyetçilerin pirinin mısralarını bağırıyor. Terörün kendisiyle değil etnik kökeni ile uğraşanlar her yanımızı saran bu casus örgütüne tek bir etnik köken biçemeyince Atsız’ın ‘Kahramanların Ölümü’ şiirini okumakta bir beis görmüyor. Onların milliyetçiliklerinin etnik kökenle derdi olmadığını ve teröristin sadece terörist olduğunu bilselerdi, yıllardır bu şiiri ezbere bilen kahramanların çektiklerini göre göre başlarını yastık üzerinde rahatça koyabilirler miydi?

   Türk milletinin gökteki ayına yıldız olan tüm şehitleri gibi Halisdemir de bir gece yükseldi ve yön gösterecek oldu arayana. 3 el ateş ile kaç kişiye kaç can bağışladı bunu hiç bilemeyeceğiz. Birkaç saniye içinde birkaç kurşuna “hürriyet” biçme hesabına da ilmimiz yetmez. Bizler ancak hayran kalabilir ve şeref duyabiliriz. Ruhun şad olsun Ömer Ağabey!








19 Temmuz 2017 Çarşamba

18 Temmuz Ege'de Adalet Günü


   ‘Karşıt görüş’ başlığı atmaktan bir türlü utanmayanlar dünkü karar ile tarafların iki hasım öğrenci grubu olmadığını isterlerse artık görebilirler. Bu davanın tarafı bizzat Türkiye Cumhuriyeti devleti ile bu devlete kastedenler. Katilin terör örgütü üyeliği tescillenince kampüslerin hali belki birilerini düşündürür. Fırat’ın elinde sopa vardı satır vardı başlıkları altına yazan soysuzlar bu ülkücülerin kanını döktüğü tek bir tane vukuat gösterebilirler mi? Aynı teçhizat ile beceriksizliklerinden mi bir cana kıyamıyorlar dersiniz? 5 yerinden bıçaklanan tek karşıt görüşlü(!) öğrenci olsaydı elimizi kolumuzu attığımız yerden mağdur edebiyatları çıkmaz mıydı? Ya da o ülkücülerin başlarına geçirilmez miydi fakülteler? Sözde hümanist, sözde antifaşist, sözde tarafsız geçinenlerin yok pahasına satılmış beyinleri bir şeye; kendini aklayamıyorsan karşındakini suçlamaya programlanmıştır. Sıkışınca nefs-i müdafaa yaptım, sıkışınca önyargılı olanlar anlayamaz, sıkışınca devlet bizi bu hale getirdi… Bitmek bilmez bu uydurukları ezbere kusan asalak, sapık, sapkın, kutsalı olmayan kokarcalar klavye başında katile hak verircesine konuştuklarında Fırat’ın mücadelesini haklı çıkarıyorlar.

   Mahkeme kararının sağlığını Ergenekon, Balyoz kararlarına atıfla tartışmaya açanlar açılım süreci boyunca varlığımızın bile tahrik sayıldığı günleri çabuk unuttuğumuzu sanmasın. Türk adaletinin bu kararla vicdanımızdaki yeri bypass geçirmiştir. Katilin örgütçü arkadaşları, öğretim görevlileri, rektör ve delil karartan kafeterya sahibi olmak üzere tüm sorumluların cezası da kesilince alnı daha ak, başı daha dik olacaktır.

   Ülkücüler en yakında Hasan Şimşek şehidine bu kadar sahip çıkamamasının günahını çıkarırcasına Fırat’a sahip çıktı. Fırat bir sembol, bir dönüm noktası oldu. 18 temmuz, binlerce kişinin sabrının sonudur. Sahipsizliğin tesellisi ve ülkücülere yapılanın da yanına kalmayacağının emsalidir. Bundan sonra dağda eğitilen köpekler bıçaklarını savururken ağırlaştırılmış müebbet tehdidi ile baş başadır!

   2 yıl 6 ay! Acıyla, sabırla, sessizce bekledik. Ülkücü hareket kendine yakışan vakarıyla durdu mahkeme salonlarında. Onlarca ağabeyi, ablası her duruşma günü vazife edinip hazırda bekledi. Tüm ayrıntılar sunuldu, Fırat göz göre göre nasıl katledilmiş anlattı. Caninin zavallı savunması ülkücü hareketin geçmişine dil uzatmaya kadar varınca müsaade etmedi. Tüm tahriklere rağmen, salon dışındaki kalabalık da dahil kimse kimseye zarar vermedi, devletin polisini yormadı.

   Duruşmalardan paylaşılan fotoğraflarda bir türlü anlam veremediğim, haddinden fazla rahatsız olduğum ve yakıştıramadığım sırıtışlar hariç avukatlarımız takdir edilesi idi. Olcay Kılavuz göründüğü her an gönlümüzü yaptı. Yaptığı basın açıklamasında doğruluğundan şüphe etmediğimiz bir cümle ve teşekkür vardı. Fuat babamız, Özlem annemizle ilgili, bu dava sürecinin takipçisi Devlet Bahçeli. Bizler genel başkanımızın bu konudaki hassasiyetine dava sonuçlandığında, o karar yüreğimizde yankılandığında bari şahit olmak istiyorduk. Fakat ne bir yazılı-sözlü açıklama, ne bir tweet gördük. Bir grup konuşmasına gündem başlıkları arasına kaldı sahiplenişi elegüne karşı! Eyvallah! Eyvallah!


   Ruhun şad olsun Fırat reis! 

20 Şubat 2017 Pazartesi

Bayram


Hicret emri göğün
...
Sıcacık iklimler, odalar
Aş doluyor sofralara
Gözümün önünde uzuyor saçlarım
Turkuaz bir renk olmaktan çıkıyor
Ay bıraktığım yerde...

Gözlerimin önünde bir bayram
Ellerim ellerinde ısınıyor
Bu aynalardaki izler esenliğim
Tütünlü hisler kopuyor çağımdan
Bıçkın bir sevda koynuma sokuluyor
Aklımın başımı terk ettiğindendir ki
Bugün şirke ve şükre uzak değilim
Gözümün önünde asalar, yılanlar...

Bir çift göz yuvasında bulunma hal ekidir yerim
Bahtımın aslan payı doğuyor
Kentin sandıklarında taze çiçekler
Dolup taşıyor, taşıyor hanemde
Rüyada değil gerçekte değilim
Gözlerimin önünde bitiyor zar geceler
Ay baktığım yerde...


Uzlaşı

Tüm ağıtlar yakıldı. İsli kazanlarda goncasıyla gülüyle Bilinmez zamandır dolaşık düğümüyle Dini imanı olmayan bayramları hariç tutup Kandil...